
İşte o an, her şey kesinleşti: Bu bir yanlış anlaşılma değildi. Bu bir mucize de değildi. Bu… yapılmış bir şeydi.
Murat kapıyı yumrukladı. “Saçmalama,” dedi. “Bırak onu.”
“Onu?” dedim kendi kendime. “O” değil, Zeynep.
Telefonumu açtım, kayıt tuşuna bastım. Camın arkasında bağırdım:
“Zeynep hayatta! Siz… siz ne yaptınız?”
Murat’ın yüzü sertleşti. Sude bana bakıp, sakin bir sesle konuştu; sakinliğiyle beni çıldırtacak kadar.
“Sen iyi değilsin,” dedi. “Yas seni bitirdi. Hayal görüyorsun. Kapıyı aç da konuşalım.”
Zeynep’in eli koluma yapıştı. “Baba, hayır,” dedi. “Beni geri götürürler.”
Murat bir adım attı, cam kapının kilidine yüklendi. O sırada beynimde bir görüntü çaktı: Murat’ın ofisimdeki dosyaları… “evraklar”… belki de bana ait şirketin devri, mallar, sigorta, miras… Zeynep “öldü” diye hayatımızdaki her şeyin yönü değişmişti. Ve ben… o boşluğun içinde teslim olmuştum.
Zeynep’in madalyonunu cebimden çıkardım, avucuma koydum. “Bu,” dedim. “Bunu mezara koymadım. Çünkü içim kabul etmedi. Demek ki… içim doğruyu biliyormuş.”
Sude’nin yüzü bir an kasıldı. Murat’ın sesi yükseldi:
“Yeter! Aç şunu!”
Cam kapının kilidi bir kez daha zorlandı. Bu kilit çok dayanmazdı.
Zeynep’i kucağıma aldım. Pencereyi ittim, soğuk hava içeri doldu. Bahçeye atladım. Zeynep’in nefesi boynuma vuruyordu; sıcak, canlı.
Arkamda cam kırılma sesi geldi. Sude’nin çığlığı değil… Murat’ın küfrü. Koşmaya başladım.
Sokağa çıktığımda ilk gördüğüm araçlara el salladım. Gece yarısıydı, kimse durmadı. Zeynep, “Baba, yoruldum,” diye fısıldadı ama duramazdım.
Bir köşede ışığı yanan küçük bir büfe gördüm. İçeri daldım. Büfeci, beni görünce irkildi.
“Abi hayırdır?”
Telefonumu uzattım. “Polisi ara,” dedim. “Kızım kaçırılmış. Evde iki kişi var. Adres…”
Cümleyi kurarken bile korkuyordum: Ya yine “yeterli” derlerse? Ya yine kapatırlarsa?
Büfeci, yüzümdeki ifadeyi görünce hiç soru sormadı. Telefonu eline aldı, aradı. Ben Zeynep’i tezgâhın arkasına, rafların dibine çöktürdüm. Üzerime bakıyordu; sanki hâlâ “gerçek” olup olmadığımı anlamaya çalışıyordu.
“Sana söz,” dedim. “Kimse seni geri götüremeyecek.”
O anda kapının önünden bir araba geçti. Farlar vitrini taradı. Bir an için o arabanın Murat’ın arabası olduğunu sandım. Zeynep’in omuzları yine kasıldı.
Ve işte o an, hayatımda ilk kez şu gerçeği kabul ettim:
Ben mezara kızımı değil, kendimi gömmüşüm.
Çünkü acıdan kaçarken, gerçeğe bakmayı bırakmışım.
Polis sirenlerini duyduğumda içim rahatlamadı. Sadece yeni bir korku başladı: Eğer bu işin ucu derinse… eğer Murat’ın “evrakları” sadece evrak değilse… eğer Sude’nin sıcak kupaları sadece çay değilse…
Beni artık bekleyen şey yas değildi.
Beni artık bekleyen şey, hesaplaşmaydı.
Zeynep kafasını omzuma koydu. Sanki yıllardır ilk kez gerçekten uyuyacak gibiydi. Ben ise o gece, mezarın başında diz çöken adam olmadığımı anladım.
O mezar taşının üzerinde yazan isim, artık bir hatıra değil; bir suçun üzerini örten bir perdeden ibaretti.
Ve ben, o perdeyi yırtmaya yemin ettim.
Çünkü pencereme tıklayan o ses, bana sadece kızımı geri vermemişti.
Aynı zamanda şunu da fısıldamıştı:
“Canım Babam… uyan.” Bu hikaye gerçek olaylardan esinlenerek kurgulanarak hazırlanmıştır.