Kocamın sırtında böcek yumurtalarını andıran onlarca küçük kırmızı nokta gördüğümde panikle acil servise koştuk. Doktor yalnızca bir bakış attı ve tek bir cümle kurdu:
“Polisi arayın.”
O sabah gömleğini kaldırırken basit bir döküntü ya da birkaç ısırık görmeyi bekliyordum. Ama karşılaştığım şey bu değildi.
Sırtının üst kısmında, neredeyse kusursuz bir düzenle dizilmiş, derinin altında cam gibi parlayan yaklaşık otuz minik kırmızı iz vardı. Her birinin tam ortasında koyu bir nokta seçiliyordu. Midem bulandı.
“Kıpırdama,” diye fısıldadım.
Önce güldü. Yüzümdeki ifadeyi fark edene kadar bunun bir şaka olduğunu sandı.
Yirmi dakika sonra hastanedeydik. Hemşireye çektiğim fotoğrafları gösterdim; yakın plan görüntülerde izlerin simetrisi daha da ürkütücüydü. Hemşire donup kaldı, doktorla sessiz bir bakış alışverişi yaptı ve odadan aceleyle çıktı.
Bir süre sonra doktor geri döndü. Kocamın sırtına tek bir kez baktı. Sesi sakindi ama tartışmaya yer bırakmıyordu:
“Polisi arayın.”
Ne dediğini anlayamamıştım. “Nasıl yani… polisi neden?”
Cevap vermedi. Hemşireye döndü. “Hemen.”
Kısa süre sonra iki polis memuru odaya girdi. Kocamı oturttular, biri eldivenlerini takıp izleri dikkatle inceledi.
Kocamın sesi titriyordu. “Bunlar böcek ısırığıdır, değil mi? Örümcek, tahtakurusu falan—”
Memur sözünü kesti. “Bu hafta alışılmadık bir yere gitti mi? Şantiye, kamp alanı, bodrum gibi?”
Başımı salladım. “Hayır. Sadece ev ve ofis. Masa başı işi.”
Doktor memura doğru eğildi ve neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle tek bir kelime söyledi:
“İmplant izleri.”
Kanım çekildi. “Ne demek istiyorsunuz?”
Memur beni nazikçe kenara aldı. “Henüz kesin bir şey söyleyemeyiz,” dedi. “Ama bu desen… daha önce karşımıza çıktı.”
Tam o sırada bir hemşire geri geldi. Elinde mühürlü bir delil torbası vardı. İçinde, kocamın derisinin altından yeni çıkarılmış birkaç küçük metal parça duruyordu.
İşte o an titremeye başladım.
Acil servis bir anda hareketlendi. Telsiz sesleri, fısıltılar, çağrılan bir dedektif… Ben duvara yaslanmış halde, hastane yatağında çaresizce cevap bekleyen eşime bakıyordum.
Aklımdan geçen tek düşünce şuydu:
Bunu ona biri — ya da bir şey — evimizde, yanımda uyurken yapmıştı.
Dedektif geldiğinde acil servisin koridoru bir anda daralmış gibi oldu; herkesin sesi alçaldı ama hareketlilik arttı. Hemşirelerin ayak sesleri, telsizden gelen cızırtılar, bir yerden sürekli “Lütfen bekleme alanına geçin” diye tekrarlanan uyarılar… Ben hâlâ duvara yaslanmış, kocamın yüzündeki o “ben bunu hak etmedim” ifadesine bakıyordum.
Kocamın sırtı artık açıkta değildi. Doktor, izlerin üzerine steril bir örtü kapatmıştı. Yine de o düzenli, küçük kırmızılıkları görmüş gibiydim: sanki biri ince bir şablonla derinin altına nokta nokta mühür basmıştı.
Dedektif, kendini tanıttıktan sonra önce doktora, sonra hemşireye baktı. Delil torbasındaki metal parçaları masanın üzerine koydular. Parçalar çok küçüktü; iğne ucu gibi, ama iğne kadar masum değillerdi. Birinin yüzeyi mikroskobik çizgilerle kaplıydı, sanki tornadan yeni çıkmıştı. Bir diğerinin ucunda ise sanki bir kancacık vardı.
“Bunlar… vücudundan mı çıktı?” diye fısıldadım.
Doktor başını salladı. “Yüzeysel değil. Deri altına yerleştirilmişler. Tıbbi bir implant gibi görünmüyor.” Sesi kontrollüydü ama gözlerinin kenarında belli belirsiz bir gerginlik vardı.
Polis memuru, kocama döndü. “Bu hafta bir tarama cihazı, metal dedektörü, güvenlik kapısı gibi bir şeyden geçtin mi?”
Kocam yutkundu. “Ofise girişte turnike var. Kart okuyucu. Bir de… dün akşam alışveriş merkezine uğradım. Güvenlik kapısından geçtim. Öttü mü, bilmiyorum.” Sonra bana baktı, sanki cevabı ben verecekmişim gibi. “Ben… ben bir şey hissetmedim.”
“Bu tarz parçalar genelde hissedilmez,” dedi doktor. “Çünkü yerleştirme çok ince bir uçla yapılır. Kısa süreli bir batma… hatta uyurken bile fark etmeyebilirsiniz.”
“Uyurken…” kelimesi ağzında bile ağır durdu. İçim buz kesti devamı sonrki syfda...