Benim gazeteci damarım o gün o kurum müdürünün gözlerindeki telaşı yakaladı. Günlerce, gecelerce işin peşini bırakmadım. Kurumun içine sızmış, kimsesiz ve kaydı olmayan bebekleri sahte ölüm raporlarıyla yurt dışındaki karanlık bir şebekeye satan bir ağı ortaya çıkardım. Umut da o bebeklerden biriydi. Sevkiyat gecesi onları buldum. Tek bir şansım vardı; polise gitsem içerideki adamları sayesinde bebeği çoktan yok edeceklerdi. Kendi başıma o depoya girdim ve Umut'u oradan çıkardım.
Ama yüzümü gördüler. Plakamı aldılar.
Eğer o gece eve, senin yanına gelseydim, ikimizi de o gece öldüreceklerdi. Seni bu cehennemin içine çekemezdim. Umut’u ve aylar önce 'bir gün çocuğumuz olursa' diye umutla ördüğün o mavi patiklerden birini alıp babamın en güvendiği adama, Tahir Amca'ya koştum. Umut'u ona emanet ettim. Diğer patiği de zamanı gelirse sana vermesi için ona bıraktım.
Emanetim bebek değil Elif, asıl emanetim sendin. Tahir Amca'ya 'Karım bunu asla bilmemeli' dedim, çünkü gerçeği bilirsen peşime düşen o adamların karşısına dikileceğini, kendini ateşe atacağını biliyordum. Ben ölsem bile, senin hayatta, güvende olman gerekiyordu.
Şimdi Tahir Amca bu mektubu sana verdiyse, o şebeke çökertilmiş, herkes yakalanmış demektir. Seni çok sevdim Elif. Lütfen benim için ağlamayı bırak. Ve lütfen, yarım kalan hayalimizi tamamla.”
Mektup ellerimden kayıp Kerem’in mezarının üzerine düştü. Dizlerimin bağı çözülmüştü. Ağzımdan dökülen hıçkırıklar artık acının değil, tarifi imkânsız bir şokun ve minnetin eseriydi. Benim kocam, benim can yoldaşım, benim ve bir bebeğin hayatı için bilerek ölüme yürümüştü. O kaza değildi, bir cinayetti; ama aynı zamanda eşsiz bir fedakarlıktı.
Yaşlı adam yavaşça omuzuma dokundu. "Geçen hafta son mahkeme görüldü," dedi yumuşak bir sesle. "Gazeteci arkadaşlarının da yardımıyla Kerem’in topladığı tüm deliller polise isimsiz olarak ulaştırılmıştı. Şebeke tamamen çökertildi. Artık hiçbir tehlike kalmadı."
Ayağa kalktım. Gözyaşlarımı elimin tersiyle silerken içimde aylardır uyuyan o ölü toprak silkelenip atılmıştı. Kerem’in mezar taşına dokundum, soğuk mermeri son kez, ama bu sefer bir veda değil, bir teşekkür hissiyle öptüm. "O nerede?" diye sordum, sesim ilk defa bu kadar gür ve titremesiz çıkmıştı.
Tahir Amca gülümsedi, yüzündeki çizgiler derinleşti. Mezarlığın giriş kapısını işaret etti. "Arabada," dedi. "Seni bekliyor."
Mezarların arasından nasıl koştuğumu, o yolu nasıl bitirdiğimi hatırlamıyorum. Eski model, beyaz bir arabanın arka kapısını hızla açtım. Arka koltuktaki pusetin içinde, boncuk gibi kara gözleriyle bana bakan, yaklaşık bir yaşına basmış bir bebek duruyordu. Ayağının tekinde, Kerem’in mezarına bırakılan mavi patiğin eşi vardı.
Beni görünce minik ellerini havaya doğru kaldırdı ve yüzünde güller açtıran bir kıkırdama koptu. Onu kucağıma aldığımda burnuma dolan o süt ve bebek kokusu, aylardır içimde biriken tüm zehri, tüm acıyı söküp aldı. Göğsüme bastırdım; küçücük kalbinin atışını kalbimin üzerinde hissediyordum.
Kerem haklıydı. O kaza her şeyi bitirmemişti; aksine, en karanlık gecenin sonunda bir hayat başlatmıştı. Gözyaşlarım bu kez Umut'un saçlarına damlarken, dudaklarımdan sadece şu fısıltı döküldü:
"Hoş geldin evlat... Bugün gerçekten bayram oldu."