“Şimdi senden bir ricam var. Kendini yalnız sanma. Benim sevgim buradan da seni bulur. Ve lütfen, benim için yaşamaktan vazgeçme. Beni özle, ama hayata küsme. Çünkü seni en çok canlıyken sevdim.
— Alex”
Banyo sessizdi. Dışarıdan müziğin hafif sesi geliyordu. Cenaze devam ediyordu, ama benim için dünya durmuştu.
Alex ölmemişti sadece. Otuz yıl boyunca benimle paylaştığı her anın altına görünmez bir anlam daha koymuştu. Onun sabah kahvelerini neden hiç aceleyle içmediğini, neden bazen beni uzun uzun izlediğini, neden “sonra yaparız” demeyi sevmediğini şimdi anlıyordum.
Aynaya baktım tekrar. Şişmiş, yorgun yüzümde ilk kez başka bir şey gördüm: anlayış.
Notu katladım. Çantama koymadım. Ceketimin iç cebine, kalbimin olduğu yere yerleştirdim.
Şapele geri döndüğümde tabutun yanına bir kez daha yaklaştım. Kimse beni durdurmadı. Ellerini son kez tuttum. Soğuktu ama yabancı değildi.
Fısıldadım:
“Bunu birlikte taşıyabilirdik, aptal adam.”
Ama kızgın değildim. Çünkü onun sevgisi hep böyleydi; sessiz, koruyucu ve kendini geri planda bırakan.
Gülü ellerinin arasına yerleştirdim. Sonra cebimdeki notu düşündüm. Artık sırrı biliyordum. Ve bu sır, beni yıkmamıştı.
Cenazeden çıktığımda yağmur dinmişti. Gökyüzü hâlâ kapalıydı ama hava daha aydınlıktı.
İlk kez, “kocam” dediğim adamın yokluğunda nefes alabildim.
Çünkü Alex, giderken bile bana yaşamayı bırakmamayı öğretmişti.