
Yirmi yıl önce, kısa bir ilişki yaşamışlardı. Rıza bunu kendi isteğiyle bitirmişti. Evliliğinde benim hak etmediğim şeyler olduğunu söylemişti.
O dönemde düşük yaptığımı söyledim. Bunu bilmediğini söyledi. Bilseydi daha önce uzaklaşacağını ekledi.
Aylin hastaydı. Fazla zamanı kalmadığını söyledi. Buraya gelme sebebinin ilişkiyi yeniden başlatmak değil, gerçeğin artık gömülmemesi olduğunu anlattı.
O gece Rıza’ya hiçbir şey söylemedim. Günlerce de söylemedim.
Onu izledim.
Kilo kaybını, sevmediği hâlde şarap içmesini, okurken şakaklarını ovuşturmasını… Benim bildiğimi bilmiyordu.
Ama içimde bir şeyler kopmuştu. Öfke değil, ihanet bile değildi. Sessiz bir uzaklaşmaydı.
Birkaç gün sonra Selin aradı. Babasında bir gariplik fark ettiğini söyledi. Onu suçlamadım. Bizi korumaya çalışıyordu.
Bir akşam yemeğinde Rıza sessizliğimi fark etti.
“Son zamanlarda çok dalgınsın,” dedi.
İnsanların geçmişte yaptıkları şeyler için affedilip affedilemeyeceğini sordum.
O da işini kaybetme korkusundan bahsetti.
Sonra sordum:
“Onu sevdin mi?”
Başını eğdi.
“Hayır. Bir an öyle sandım. Ama değildi.”
Bunu bana söylemeyi her gün düşündüğünü ama beni kaybetmekten korktuğunu söyledi.
“Asıl beni kaybettiğin an,” dedim, “acımı tek başıma taşımam gerektiğine karar verdiğin andı.”
O gece aynı yatakta uyuduk ama birbirimize dokunmadık.
Sessizlik öfkeli değildi. Ağırdı. Ve ilk kez anladım ki bu sessizlik beni değil, onu koruyordu.
Ertesi sabah küçük bir çanta hazırladım.
Rıza kapıdan izledi.
“Ne kadar süre?” diye sordu.
“Senin için sessiz kalmadan önce kim olduğumu hatırlayacak kadar,” dedim.
Beni durdurmadı.
Kapıyı kapatırken evliliğimi öfkeyle terk etmiyordum.
Onurumu alıp çıkıyordum.