
Bunu da kendime açıklayamadım.
O gece yatakta gözüm tavanda, onun nefesini dinleyerek kaldım. Uyuyor gibi yapıyordu muhtemelen. Ya da gerçekten uyuyordu. Benim içimde ise bir şey uyanmıştı. “Ya doğruysa?” dedim. “Ya gerçekten biri varsa?” Böyle düşünmek bile utanç vericiydi. İnsan, sevdiği kişiyi suçlu gibi hayal etmek istemiyor. Ama bazen zihnin seni korumak için değil, gerçeği göstermek için çalışıyor.
Ertesi hafta, yine “Kır evine gideceğim,” dedi. Bu kez daha geç bir saatte, akşamüstü çıkacağını söyledi. “Yarın dönerim.” Yarın dönerim. Bu kadar.
Ben hiçbir şey demedim. Sadece başımı salladım. İçimde buz gibi bir sakinlik vardı. Kavgaya gücüm yoktu. Ama beklemeye de gücüm kalmamıştı. O evden çıkınca, mutfağa gittim. Ellerim titriyordu. Bir şeyler yapmak istiyordum ama ne yapacağımı bilmiyordum. Sonra kendimi bir anda ceketimi alırken buldum. Arabamın anahtarını elime aldım. Aynaya baktım. Yüzüm solgundu ama gözlerim kararlıydı.
Kır evine gitmeye karar verdiğimde “yakalamak” gibi bir niyetim olduğunu sanmıyorum. Daha çok, içimi kemiren şüpheye bir isim koymak istedim. Ya da onu aklamak… “Belki de gerçekten yalnız kalmak istiyordur,” diye düşündüm. “Belki ben saçmalıyorumdur.” Eğer öyleyse, kendi kendime gülüp dönerdim. Ama eğer değilse… O ihtimali düşünmek bile midemi bulandırıyordu.
Yola çıktım. Hava serindi. Gökyüzü kurşuni bir griydi. Yol boyunca radyoyu açmadım. Sessizlikte sadece motor sesi, lastiklerin yolu kavrayışı ve kalbimin ritmi vardı. Kır evinin olduğu bölgeye yaklaşınca ağaçlar sıklaşır. Yol daralır. Tanıdık bir yerdir ama o gün bana yabancı geldi.
Evin bulunduğu sapağa girince ilk gördüğüm şey onun arabasıydı.
O an, içimdeki bütün açıklamalar sustu. Çünkü arabasının yanında başka bir araba daha vardı. Küçük, açık renkli bir otomobil. Tanımadığım bir araba. Yavaşladım. Direksiyonu daha sıkı tuttum. “Belki komşu,” dedim. “Belki bir ustadır.” Kendimi hala kandırmaya çalışıyordum.
Arabayı biraz geriye, görünmeyecek bir yere çektim. Ayaklarım yere bastığında dizlerimin titrediğini hissettim. Eve yürürken ayak sesim bile fazla yüksek geldi. Kapıya yaklaştıkça içeriden ışık süzülüyordu. Perdeler tam kapanmamıştı. İçeride bir hareket vardı.
Kapının önünde durdum.
Bir an, hiç yapmadığım bir şeyi yaptım: Camdan içeri baktım.
Gördüğüm şey, bir fotoğraf karesi gibi zihnime kazındı. Kocam mutfaktaydı. Üzerinde evde giydiği rahat kıyafetlerinden değil, daha özenli bir tişört vardı. Karşısında bir kadın… Kadın tezgâha yaslanmış, gülümsüyordu. Kocam ona bir şey söylüyor, o da başını hafif yana eğerek dinliyordu. Bu kadar basit bir sahne bile insanın içini parçalayabiliyormuş meğer.
O an kapıyı çalmak mı gerekiyordu, yoksa içeri dalmak mı? Hiç bilmiyordum. Sanki beynim bir anda boşaldı. Elimi kaldırdım ama vuramadım. Sonra kapının kolunu tuttum. Soğuktu. Kollarım uyuştu.
Ve ben kapıyı açtım.
Kapı gıcırdadı. İkisi birden döndü. Kocamın gözleri büyüdü. Kadın, sanki yanlış yere girmiş gibi, bir an dondu. Ben ise içerideki sıcak havaya rağmen üşüdüm. Dilim damağıma yapışmıştı.
“Sen… burada ne yapıyorsun?” dedi kocam.
Bu soruyu onun sorması… Bana öyle bir tokat gibi geldi ki. Sanki ev benim değilmiş gibi. Sanki ben misafirmişim gibi.
“Ben mi?” dedim. Sesim kısık çıktı. “Ben burada ne yapıyorum… Peki ya sen?”
Kadın geri çekildi. Ellerini önünde birleştirdi. Belli ki kaçmak istiyordu ama gidecek yer bulamıyordu. Kocam bir adım attı, sanki durumu kontrol altına alacakmış gibi.
“Yanlış anladın,” dedi hemen. Bu cümleyi o kadar hızlı söyledi ki, sanki önceden ezberlemişti.
Gülümsedim. Ama o gülümseme, içimdeki bir şeyin kırılma sesiydi. “Yanlış anladım,” dedim. “Ne görmem gerekiyordu da doğru anlayacaktım?”
O an ellerim titremeye başladı. Midem kasıldı. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Ağlamayı ona hediye etmek istemedim.
Kadına baktım. Yüzünü inceledim. Gençti. Benden küçük müydü, aynı yaşta mıydı bilmiyorum. Ama gözlerinde suçluluk vardı. Kocama bakarkenki halini gördüm; sadece bir “tesadüf” değildi bu. Tanıdık bir yakınlık vardı aralarında.
“Sen kimsin?” diye sordum kadına.
Kadın bir şey söylemedi. Kocam araya girdi: “Bu… Merve.”
Merve. O mesajdaki isim. İçimden bir şey daha koptu. Başımı salladım. “Demek Merve,” dedim, sanki kendi kendime konuşur gibi.
Kocam hızlı hızlı konuşmaya başladı. “Bak, her şey sandığın gibi değil. Biz… sadece konuşuyorduk. Ben sana söyleyecektim. Zor bir dönemden geçiyoruz, ben kafamı toparlamaya çalışıyordum.”
Söyledikleri kulağıma uğultu gibi geliyordu. Çünkü o an tek bir şey düşünüyordum: Ben bu adamla aynı yatağa girdim. Aynı sofrada yemek yedim. Aynı gelecek hayalini kurdum. Ve o, benden saklayarak buraya başka birini getirdi.
İçimde öfke vardı, evet. Ama daha çok… kocaman bir aşağılanma hissi.
“Benimle dürüst konuş,” dedim. Sesim bu kez daha netti. “Bu kaçıncı?”
Kocam sustu. Bir an gözlerini kaçırdı. İşte o kaçırış… Cevabın ta kendisiydi.
Kadın ağlamaklı oldu. “Ben… bilmiyordum,” dedi fısıltıyla. “Yani… evli olduğunu biliyordum ama… böyle olacağını…”
“Yeter,” dedim. Ona bağırmadım. Çünkü asıl öfkem ona değildi. O, bu yalanın bir parçasıydı. Ama yazan o değildi. Yazarı kocamdı.
Kocama döndüm. “Benim yüzüme bakıp ‘yalnız kalmak istiyorum’ dedin,” dedim. “Yalnız dediğin bu mu?”
O an ilk kez gözleri doldu. “Hata yaptım,” dedi.
Hata.
Bu kelime o kadar küçük geldi ki. Yaptığı şey, bir kelimeyle örtülecek kadar basit değildi. O “hata” dediği şey, benim güvenimdi. Benim yıllarım, emeğim, sabrım, kendimi aptal yerine koymadan yaşadığım bir evlilikti.
İleri yürüdüm. Evin içine şöyle bir baktım. Bizim eşyalarımız. Bizim fotoğraflarımız. Benim seçtiğim tabaklar. Ve bir yabancı kadın. Bu sahne, içimi bulandırdı.
“Ben çıkıyorum,” dedim.
Kocam hemen yaklaştı. “Dur, konuşalım,” dedi. Kolumu tuttu. O dokunuşu hissettiğim an, istemsizce geri çekildim. Sanki kolum yanmış gibi.
“Bana dokunma,” dedim. Sesimde öyle bir sertlik vardı ki ikisi de dondu.
Kapıya yöneldim. Ayakkabılarımı giyerken ellerim yine titredi. Kapıyı açtım. Dışarıdaki soğuk hava yüzüme vurdu. O an ilk kez gözlerimden yaş aktı. Ama içeride değil. Onların önünde değil. Eşiğin dışında.
Arabaya bindim. Kontağı çevirdim ama çalıştırmadan önce bir an durdum. Ellerim direksiyonda, nefesim düzensiz. Göğsümde bir boşluk… Sanki içimdeki bütün sesler susmuştu.
Sonra arabayı çalıştırdım ve yola çıktım.
Aynaya baktım. Kır evi küçülüyordu. Onun arabası ve o tanımadığım araba, birbirinin yanında kalıyordu. Ben uzaklaştıkça, içimdeki o yıllık güven de geride kalıyordu.
Şunu çok net biliyordum: O gün, sadece onu yakalamadım.
Kendimi de kaybettim.
Ve eve dönerken, bir şeyi ilk kez dürüstçe kabul ettim: Bazı şeyler affedilse bile, eskisi gibi asla olmaz.