
Kocam sezaryen ameliyatımdan haftalar sonra arkadaşlarıyla parti yapmak için beni terk etti; döndüğünde kapıda kimin beklediğini hiç tahmin etmemişti.
Ameliyatın üzerinden tam on sekiz gün geçmişti. Takvimde rakamlar ilerliyordu ama bedenim hâlâ aynı yerde, aynı ağrıda takılı kalmış gibiydi. Sezaryen izim her hareketimde kendini hatırlatıyor, geceleri bebeğin nefesiyle uyanıp sabahları yorgunlukla gözlerimi açıyordum. Ev sessizdi; bu sessizlik bazen şifa, bazen de bir yük gibi çöküyordu üzerime. O gün, kocamın ayakkabılarının kapının yanında dizilişine bakıp, bir süre daha burada kalacağını düşünmüştüm. Yanılmışım.
“Akşam arkadaşlarla çıkacağım,” dedi. Tonu aceleciydi; sanki bunu söylemekle bir borcu kapatıyordu. Bebeğin mamasını hazırlıyordum, kaşığı bıraktım. “Bu akşam mı?” dedim, sesim beklediğimden daha sakindi. “Biraz hava almam lazım,” dedi, gözlerime bakmadan. Hava almak… Ben nefes almayı yeni öğreniyordum. Bedenim hâlâ dikişliydi, kalbim de öyle.
Kapı kapandığında ev daha da küçüldü. Zaman ağırlaştı; saatler sanki beni sınamak için uzadı. Bebeğimle aramızda kurduğum küçük ritüeller vardı: alt değiştirme, ninni, pencere kenarında durup sokaktan geçenleri sayma. O gece de öyle yaptım. Ama içimde bir yer, sessizce sızladı. Birlikte kurduğumuz hayatın ipleri gevşiyor muydu? Bu soruyu yüksek sesle sormaya cesaret edemedim.
Günler geçti. O, her seferinde biraz daha geç geldi. Bazen sarhoş, bazen yorgun, çoğu zaman da uzak. Sorduğumda “abartıyorsun” dedi. Ben susmayı öğrendim. Suskunluk, dikişlerim kadar gerçekti. Annem aradı; sesimden anladı. “Biraz bize gel,” dedi. Gitmedim. Evimden kaçmak istemedim. Evimle yüzleşmek istedim.
Bir gece, bebeği uyuttuktan sonra salonun ortasında durup nefesimi dinledim. Kendime baktım; aynadaki kadın ben miydim? Göz altlarım mor, saçlarım aceleyle toplanmıştı. Ama bakışlarım… Bakışlarım kararlıydı. O an, bir şeyin değişmesi gerektiğini anladım. Sadece onun değil, benim de.
Ertesi gün avukat bir arkadaşımı aradım. Konuşurken sesim titredi ama kelimelerim netti. “Bilmek istiyorum,” dedim. Bilmek… İnsan bazen bilmek ister; acıtsa bile. Sonra belgeleri düzenledim, doğum raporları, mesajlar. Her şey ağır ağır yerli yerine oturuyordu. Hayatımın dağınık parçaları, masanın üzerinde sıralandı.
O akşam, yine çıkacağını söyledi. Bu kez itiraz etmedim. Sadece “Geç kalma,” dedim. Gülümsedi; o bildiğim ama artık bana ait olmayan gülümsemesiyle. Kapıyı kapattı. Ben de bebeğin battaniyesini düzelttim, ışıkları kıstım. Saatler ilerledi. Kalbim sakinleşti. Beklemekten yorulmuştum; beklememeyi öğreniyordum.
Gece yarısını biraz geçmişti. Kapının önünde ayak sesleri duydum. Anahtarın kilide girmesi gecikti; bir an tereddüt ettiğini hissettim. Kapı açıldı. İçeri adımını atarken başını kaldırdı ve durdu. Çünkü kapıda biri vardı. Ben değil.
Annemdim. Yanında babam. Ve arkamda, salonun ışığında, avukat arkadaşım. O an zaman durdu. Kocamın yüzündeki ifade, şaşkınlıkla korku arasında bir yerde asılı kaldı. “Ne oluyor?” dedi. Sesi, yıllardır tanıdığım sesten daha yabancıydı devamı sonrki syfada...