Kocam "Sen artık yaşlandın, bana genç ve taze kan lazım" diyerek beni beş parasız sokağa atmıştı, fakat yıllar sonra felç geçirip o genç sevgilisi tarafından terk edildiğinde, sığındığı dev huzurevinin sahibinin ben olduğumu görünce utancından gözlerini kapatıp ağladı.
Yirmi beş yıllık evliliğimizin ardından, o soğuk aralık sabahında duyduğum bu sözler, o güne kadar inandığım tüm doğruları bir balyoz gibi ezip geçmişti. Tarık, ortak emeklerimizle dişimizden tırnağımızdan artırarak aldığımız evimizi, bankadaki birikimlerimizi aylar öncesinden sinsi bir planla kendi üzerine geçirmişti. Kapının önüne konulduğum o gün, karşısında o yirmi beş yaşındaki, gösterişli ve kibri yüzünden okunan kız duruyordu. "Seninle artık vitrinde yan yana duramıyoruz Selma," demişti yüzüme baka baka. Kadınlık gururum ayaklar altına alınmış, yıllarca saçımı süpürge ettiğim adam tarafından kullanılmış ve miadı dolmuş bir eşya gibi kenara atılmıştım. Çantamda sadece birkaç bozuk para ve üzerimde incecik bir hırkayla o kapının önünde döktüğüm gözyaşları, hayatımın en karanlık döneminin başlangıcıydı.
Sokakta kaldığım o ilk haftalar kelimenin tam anlamıyla bir kabustu. Birkaç geceyi hastane bekleme salonlarında, sandalyelerin üzerinde uyuyarak geçirdim. Ancak içimdeki o kırılmış kadın, yerini zamanla hayatta kalmaya yemin etmiş bir savaşçıya bıraktı. Kendime acımayı bırakıp bir dostumun yardımıyla hasta ve yaşlı bakımı kursuna yazıldım. Gündüzleri zengin ailelerin yatalak hastalarına bakıyor, geceleri ise hasta altı temizleyerek kazandığım her kuruşu biriktiriyordum. Kendi kanayan yaramı, benden daha yardıma muhtaç insanların yaralarını sararak, onların ellerini tutarak iyileştirmeye çalıştım. Yıllar geçtikçe içimdeki şefkat ve kurduğum dürüst çalışma düzeni meyvelerini verdi. Tarık'ın beni "yaşlı ve işe yaramaz" olarak gördüğü o yaşlarda, ben aslında kendi küllerimden muazzam bir güçle yeniden doğuyordum.
Önce küçük bir bakımevi kiraladım. İnsanlara verdiğim güven o kadar kulaktan kulağa yayıldı ki, işlerim hızla büyüdü. On beş yılın sonunda, o mütevazı bakımevi, şehrin dışındaki ormanlık arazide yer alan, yüksek tavanlı, geniş pencerelerinden içeri her daim güneş ışığı dolan, lavanta kokulu devasa bir huzurevi kompleksine dönüşmüştü. Artık beş parasız sokağa atılan o çaresiz Selma değil, yüzlerce çalışanı olan, güçlü, saygın ve ayakları yere sağlam basan bir iş kadınıydım.
Bir salı sabahı, tesisin idari katında rutin dosya incelemelerimi yapıyordum. Başhemşiremiz elinde yeni yatan bir hastanın dosyasıyla odama girdi. "Selma Hanım," dedi yüzünde derin bir üzüntüyle, "Sosyal hizmetler aracılığıyla yeni bir hasta kabul ettik. Durumu gerçekten çok trajik. Ağır bir felç geçirmiş, bedeni iflas etmiş ve konuşma yetisini büyük oranda kaybetmiş. Bütün mal varlığını genç bir kadına kaptırmış. Kadın da adam felç kalınca bütün banka hesaplarını boşaltıp, onu bir devlet hastanesinin acil servisine terk edip sırra kadem basmış."
Dosyayı elime aldığımda kalbimin göğüs kafesimi delecekmiş gibi attığını hissettim. Dosyanın kapağında yazan isim, yıllarca zihnimin en karanlık odalarına kilitlediğim o isimdi: Tarık.
Ayaklarım beni adeta kendi iradem dışında onun bulunduğu odaya doğru götürdü. Huzurevimizin en güzel manzaralı, tertemiz odalarından birindeydi. Kapıyı yavaşça araladım ve içeri adım attım. Tekerlekli sandalyede, camdan dışarıdaki boşluğa bakan o adam, yıllar önce beni aşağılayarak sokağa atan o kibirli, acımasız adam olamazdı. Olamazdı ama oydu. Çökmüş, bir deri bir kemik kalmış, yüzündeki bütün o kibir ve güç gösterisi yerini korkunç bir çaresizliğe bırakmıştı. O çok güvendiği, uğruna beni bir hiçmişim gibi harcadığı o sözde taze kan uçup gitmiş, geriye sadece yardıma muhtaç, enkaz halinde titreyen bir beden kalmıştı.
Topuklu ayakkabılarımın sesini duyunca başını yavaşça ve büyük bir zorlukla kapıya doğru çevirdi. Göz göze geldiğimiz o ilk saniye, zaman odanın içinde donup kaldı. Gözlerindeki o boş ve umutsuz bakış, beni tanıdığı an yerini inanılmaz bir şoka, ardından da tarifi imkansız bir dehşete bıraktı. Benim burada, bu lüks tesisin sahibi olarak, şık kıyafetlerim ve yıkılmaz duruşumla karşısında dikildiğimi görmek onun için ölümden beter bir tokat olmuştu. Konuşmaya çalıştı, dudakları titredi ama boğazından sadece anlamsız, acınası hırıltılar döküldü. Rengi saniyeler içinde kireç gibi soldu....