O kadının bir oğlu vardı.
Ve o çocuk… eşimin oğluydu.
Sandalyeye oturup uzun süre hareket edemedim. Kırk yıl boyunca aynı sofrada oturduğum adamı düşündüm. Her sabah bana “Günaydın” diyen, akşam eve gelip televizyonun karşısında uyuyakalan adamı.
Nasıl olurdu?
Mesajları okumaya devam ettim. Kadın sabırlıydı. Bazen kırgın, bazen umutlu. Ama hiçbir zaman onu terk etmiyordu.
“Onu üzmek istemediğini biliyorum. Ama bir gün gerçekleri söylemek zorundasın.”
“Ben senden hiçbir şey istemiyorum. Sadece oğlunun seni tanımasını istiyorum.”
Son mesaj yaklaşık iki yıl önce gönderilmişti.
“Artık yazmayacağım. Çünkü sanırım hiçbir zaman cesaret edemeyeceksin.”
Telefonu kapattım.
Ev birden daha da sessizleşmişti.
Kafamda binlerce soru vardı ama cevap verecek kimse yoktu. Eşim artık yoktu.
O gece uyuyamadım. Sabah olduğunda tek bir şeyden emindim. Bu hikâyenin yarım kalmasına izin vermeyecektim.
Telefonun içindeki numarayı aradım.
Uzun süre çaldı. Tam kapatacakken bir kadın sesi duyuldu.
“Merhaba?”
Ses yorgundu. Temkinliydi.
Boğazım düğümlendi ama kendimi toparladım.
“Ben… Ahmet’in eşiyim.”
Karşı tarafta uzun bir sessizlik oldu.
Sonra kadın çok yavaş bir şekilde konuştu.
“Anladım… Demek sonunda öğrendiniz.”
Sesindeki kabulleniş beni şaşırttı.
“Evet,” dedim. “Dün.”
Kadın derin bir nefes aldı.
“Bunu böyle öğrenmenizi hiç istemezdim.”
İçimde garip bir duygu vardı. Öfke bekliyordum ama gelmiyordu.
“Bir oğlunuz olduğunu yazmışsınız,” dedim.
“Evet.”
“Kaç yaşında?”
“Kırk.”
Kırk.
Benim evliliğimle aynı yaşta.
Bir süre sessiz kaldık. Sonra kadın yavaşça konuştu.
“Onu suçlamayın,” dedi. “Bizi hiç bırakmadı. Ama sizi de bırakmadı.”
Bu cümle zihnime saplandı.
Telefonu kapattıktan sonra uzun süre düşündüm. Sonra bir karar verdim.
Kadını tekrar aradım.
“Onunla tanışmak istiyorum,” dedim.
“Kimle?”
“Eşimin oğluyla.”
Kadın şaşırdı.
“Emin misiniz?”
“Evet.”
Bir hafta sonra küçük bir kafede buluştuk.
Kapıdan içeri giren adamı gördüğümde kalbim sıkıştı.
Çünkü sanki gençliğindeki eşim yürüyerek içeri girmişti.
Aynı gözler.
Aynı yürüyüş.
Aynı gülümseme.
Adam da beni görünce durdu. Belli ki o da benzerliği fark etmişti.
Masaya oturduğunda uzun süre konuşamadık.
Sonunda o sessizliği bozdu.
“Ben onun oğluyum,” dedi. “Ama sizi hiç incitmek istemezdim.”
O an anladım.
Hayat bazen tek bir doğruyla ilerlemiyor. Bazen insanlar iki hayat arasında sıkışıp kalıyor.
Eşim belki dürüst değildi.
Ama kırk yıl boyunca bana kötü davranmamıştı. Bana sadık bir dost, iyi bir baba olmuştu.
Karşımda oturan adama baktım.
“Senin hiçbir suçun yok,” dedim.
Adamın gözleri doldu.
O gün kafeden çıkarken içimde beklemediğim bir huzur vardı.
Kırk yılın gerçeği değişmişti.
Ama bir şey aynı kalmıştı.
Benim hayatım… yine de gerçekti.