Kocam, hasta babasını evden kovdu. Ben ise küçük bir daire kiralayıp sekiz ay boyunca iki işte çalışarak ona tek başıma baktım. Onu son yolculuğuna uğurladıktan sonra atölyedeki aynanın arkasında ne olduğunu buldum… ve hayatımın en büyük gerçeğiyle yüzleştim.
Her şey o akşam başladı. Kayınpederim kemoterapiden yeni dönmüştü. Nefesi hırıltılıydı, yüzü solgundu. Radyatörün yanındaki koltukta oturuyor, dizlerinden kayan battaniyeyi güçlükle düzeltiyordu. Yan masada ilaç kutuları, şuruplar ve enjektörler vardı. Sadece pencerenin kapatılmasını istemişti.
“Burası soğuk…” demişti kısık bir sesle.
Ama kocam sabrını yitirmişti. “Ev hastane gibi kokuyor,” diye bağırdı. “Normal bir hayat istiyorum.”
O an odadaki hava değişti. Kayınpederim başını duvara çevirdi. Tartışmadı. Artık hiçbir şeye itiraz etmiyordu. İki gün sonra kocam, babasının eşyalarını topladı ve bir bakım merkezine göndereceğini söyledi.
İzin vermedim.
“Benimle geliyor,” dedim.
Omuz silkti. Umursamadı.
Eski bir garajın üstünde küçücük bir oda kiraladım. Duvarları rutubet kokuyordu. Pencere dar ve eskiydi. Gündüz mağazada çalıştım, geceleri internetten çeviri yaptım. Aldığım her kuruş Türk lirası ilaçlara, doktor kontrollerine ve bazen birkaç saatliğine tuttuğum bakıcıya gidiyordu.
Sekiz ay boyunca kayınpederime baktım. Bir kez bile şikâyet etmedi.
Bir akşam elimi tuttu. “Hak ettiğimizden daha iyisin,” dedi.
Ne demek istediğini anlayamamıştım. Ta ki son geceye kadar.
Ölmeden önce beni yanına çekti. Nefesi çok zayıftı. “Atölyemdeki eski aynanın arkasındaki duvarı kır,” diye fısıldadı. “Her şeyi anlayacaksın.”
Ertesi sabah gözlerini açmadı devamı icin sonrki syfaya gecinz...