
Kocam gizlice metresiyle tatile gitti ve bana genç bir güzellikle öpüşürken çekilmiş bir fotoğraf gönderdi, altına da “Elveda, zavallı yaratık, seni hiçbir şey olmadan bırakıyorum” yazmıştı
Bir şeyi bilmiyordu: Ben her şeyi uzun zamandır biliyordum. Ve on beş dakika önce, ikisinin de hayatını mahvedecek olan o telefon görüşmesini yapmıştım
Oda henüz karanlıkken uyandım ve hemen hissettim: Kocam uyumuyordu. Nefes alışverişi değişmişti. Dikkatli, gergin bir nefesti.
Tamamen hareketsiz yattım, uyuyormuş gibi yaptım.
Yatağın gıcırdamasını engellemeye çalışarak dikkatlice kalktı. Çıplak ayakla soğuk zeminde yürüdü. Karanlıkta giyindi – her şey önceden hazırlanmıştı. Düğmelerle uğraştığını, nefesini tuttuğunu duydum. Beni uyandırmaktan korkuyordu. Ya da sadece hiçbir şey açıklamak istemiyordu.
Kilit hafifçe tıkırdadı. Bu ses bir tokattan daha sert vurdu.
Bir dakika sonra ön kapı gürültüyle kapandı.
Ağlamadım. Sadece orada uzanıp tavana baktım. İçerisi boş ve soğuktu, sanki biri ışıkları kapatmış gibiydi.
Yaklaşık yarım saat geçti.
Telefon titredi.
Bir mesaj. Bir fotoğraf.
Uçakta oturuyordu. Mutlu. Kocaman bir gülümseme. Yanında genç bir kadın, asistanımız. Onu yanağından öpüyordu ve kadın gülüyordu.
Fotoğrafın altında şu yazı vardı: “Elveda, zavallı yaratık. Seni hiçbir şey olmadan bırakıyorum.”
Ekrana uzun süre baktım.
Ve sonra… gülümsedim.
Hayır, sevinç değildi. Ve histeri de değildi. Sakin, soğuk bir gülümsemeydi.
Bir şeyi bilmiyordu.
On beş dakika önce tek bir telefon görüşmesi yapmıştım.
Ve tam o anda, onun “yeni hayatı” çökmeye başlamıştı bile.
Gülümsediğim an, içimde bir şeyin kilidi açıldı. Aylarca taşıdığım ağırlık, sanki tek bir cümleyle yerini buz gibi bir netliğe bıraktı. Telefonu elimde çevirdim. Ekrandaki fotoğraf hâlâ parlıyordu: uçak koltuğu, sahte mutluluk, yanağa kondurulan bir öpücük, ve o küçümseyen yazı.
“Zavallı yaratık…”
İnsan, kendisine bu kadar rahat kötülük yapılınca ilk başta titrer. Sonra bir noktada titremek biter. Kalan şey sadece hesap olur.
Yatağın kenarına oturdum. Perdeleri araladım. Şehrin sabahı daha uyanmamıştı; sokak lambaları hâlâ yanıyordu, asfalt nemli, gökyüzü kurşuni. Kendi yansımama baktım: göz altlarım mor, saçım dağınık, ama yüzüm… yüzümde yıllardır görmediğim bir ifade vardı. Korku değil, şaşkınlık hiç değil. Karar.
Telefonun ekran kilidini açtım. “Arama geçmişi”ne girdim. On beş dakika önce yaptığım görüşmenin kaydı hâlâ oradaydı. Ne tesadüf ne de ani bir öfkeydi bu. Aylarca ördüğüm bir ipi, sabahın karanlığında son düğümle bağlamıştım.
Mutfakta su kaynattım. Kaynayan suyun sesi, evin sessizliğine bir tür ritim kattı. Tezgâhın üstünde onun dün akşam bıraktığı anahtarlar yoktu. Her şeyi önceden hazırlamıştı; ben de.
Kupa elimde, salonun ortasında durup derin bir nefes aldım. Sonra çekmeceden ince bir dosya çıkardım. Üstünde etiket yoktu. Çünkü etiketler gereksizdi: içindekileri ben ezbere biliyordum devamı sonrki syfda...