
Elektrik, kira, yemek, okul, kıyafet…
Altı ağız. Altı umut dolu göz.
Ve ben — otuz altı yaşında, diplomasız, parasız, kocasız bir kadın.
Bulduğum her işi yaptım:
Gece ofis temizledim, gündüz kahve servisi yaptım, hafta sonları başkalarının çocuklarına baktım ki benimkiler aç kalmasın.
Bazen salonun zemininde, hepsi kollarımdayken uyuyakalıyordum — yavrularını koruyan bir dişi kurt gibi.
Ucuz çorbayla, bayat kahveyle, en ucuz salamlı sandviçlerle yaşadık.
Çamaşır makinesi bozulunca küvette elde yıkadım.
Buzdolabı öldüğünde sütü buz dolu kovaların içinde sakladım.
Kanalizasyon tıkandığında kovayla su taşıdım, çocuklar yanımda burunlarını tutarak dururken.
Komşular aralarında fısıldaşıyordu.
Öğretmenler nazik ama can acıtan mesajlar gönderiyordu:
“Çocuklar derse aç geliyor…”
Ama ben devam ettim.
Dişlerimi sıkarak.
Başka çarem yoktu.
Bir gece, vardiyadan dönerken kapıda sarı bir kâğıt gördüm.
TAHLİYE BİLDİRİMİ.
Altmış gün.
Cüzdanımda ise sadece altı avro.
O gece verandaya çıktım.
Dizlerimi kollarıma sarıp yıldızlara baktım.
On beş yıl sonra ilk kez ağladım.
Sessiz değil. Utana sıkıla değil.
Göğsüm acıyıncaya kadar, içimde ne varsa dışarı dökercesine.
Nefret ettim.
Ondan.
Kendimden.
Bu şehirden.
Dünyadan.
Ve bir zamanlar körü körüne inandığım o aptal aşktan.
Sonra… tam on beş yıl sonra…
kapı çaldı.
Açtığımda karşımda yılların izini taşıyan bir yüz duruyordu.
Gözleri hâlâ tanıdıktı.
Dudakları titriyordu.
Ve sadece bir kelime söyledi — duyunca ayaklarımın altı kaydı:
“Anne…”