Kocam beni ve çocukları bir haftalığına otele gönderdi – aldatıyor olabileceğini düşündüm, ama gerçek çok daha karmaşıktı.
Kocam Serkan, çocukları alıp bir hafta otelde kalmamı önerdiğinde, bir şeylerin ters gittiğini anladım. Buna sürpriz dedi – "Bir mola hak ediyorsun canım. Çocuklar da. Mini bir tatil olacak!" – ama içimdeki huzursuzluk geçmedi.
En kötüsünden şüphelendim. Ani cömertliği, göz temasından kaçınması ve bir gece bile bizimle kalmayı reddetmesi, sadakatsizliğin habercisiydi. Yokluğumuzu fırsat bilip evimize başka bir kadın getirdiğini hayal ettim.
İnanmak istemedim, ama düşüncelerim sürekli dönüp duruyordu. Çocuklar otel odasında neşeyle zıplarken ve Serkan'dan ara sıra gelen mesajlara rağmen, endişe hiç geçmedi.
Beşinci gece, erken eve dönmeye karar verdim. Bir planım yoktu – sadece onu suçüstü yakalama konusunda yanıp tutuşan bir isteğim vardı. Çocukları bakıcıya bırakıp, bir yüzleşmeye hazır bir şekilde geri döndüm.
Ama içeri girdiğimde, ruj izi veya şüpheli bir parfüm yoktu. Bunun yerine, çok daha tuhaf bir şeyle karşılaştım.
Kapıyı yavaşça kapattım. Ev, gecenin içinde alışılmadık bir şekilde sessizdi; ama bu, bildiğim o huzurlu sessizlik değildi. Sanki duvarlar nefesini tutmuştu. Ayakkabılarımı çıkarmadan birkaç adım attım. Salon lambası yanıyordu. Kalbim, kulaklarımın içinde atıyordu.
İlk fark ettiğim şey, salonun ortasındaki büyük masa oldu. Üzerinde dosyalar, zarflar, eski fotoğraflar ve bir dizüstü bilgisayar vardı. Bu manzara, bir ihanet gecesinden çok bir soruşturma odasını andırıyordu. Adım adım yaklaştım. Fotoğraflardan birini elime aldım. Yıllar öncesine aitti; Serkan’ın gençlik halini gösteriyordu ama yanında ben yoktum. Tanımadığım bir adam vardı. Fotoğrafın arkasında titrek bir yazı: “1999, Ankara.”
İçimdeki öfke yerini şaşkınlığa bıraktı. Tam o anda, arkamdan bir sandalye gıcırdadı. Olduğum yerde donup kaldım.
“Erken döneceğini bilmiyordum,” dedi Serkan’ın sesi.
Döndüm. Yorgun görünüyordu. Sakalı uzamış, gözleri kızarmıştı. Aldatan bir adamın suçluluğu değil, uykusuz gecelerin ve ağır bir yükün izleri vardı yüzünde.
“Bu ne?” diye sordum, masayı işaret ederek. Sesim sandığımdan daha sakindi.
Derin bir nefes aldı. “Otele gitmeni istememin sebebi buydu. Bunu çocuklar yanımızdayken yapamazdım.”
Oturmam için sandalyeyi çekti. Oturmadım. Ayakta kaldım; çünkü çökersem bir daha toparlanamayacakmışım gibi hissediyordum.
“Ben aldatıldığımı düşündüm,” dedim açıkça. “Beni evden gönderdin, Serkan. Ne düşünmemi bekliyordun?”
Gözlerini kaçırdı. “Biliyorum. Ve haklıydın. Ama gerçek… daha farklı.”
Bilgisayarın ekranını bana çevirdi. Açık olan dosyada eski gazete kupürleri vardı. Bir isim tekrar tekrar geçiyordu. Serkan’ın soyadı. Ama ikinci isim farklıydı.
“Bu benim ağabeyim,” dedi kısık bir sesle. “Bunu sana hiç anlatmadım.”
Kalbimde bir şey çatladı. “Ağabeyin mi? Sen tek çocuktun.”
“Öyle sanıyordum,” dedi acı bir gülümsemeyle. “Üç ay önce babam öldüğünde, noterde bu dosya ortaya çıktı. Babamın bizden sakladığı bir oğlu varmış. Yıllar önce karıştığı bir olay… ve sonra ortadan kaybolan bir çocuk.”
Masadaki zarflardan birini açtı. İçinden bir mahkeme belgesi çıkardı. Borçlar, tehditler, eski bir suç dosyası… İsimler, tarihler, karanlık ayrıntılar devamı icin digr syfaya gecinz...