Elif yatağında. Üstü örtülü. Loş ışık. Saat 00:47.
Kapı aralandı. Emre içeri girdi. Yavaş hareketlerle yatağın kenarına oturdu. Elif’in yüzüne baktı. Elif uyuyor gibiydi. Emre bir süre öylece durdu. Sonra doğruldu, odanın köşesine doğru yürüdü. Tam kameranın olduğu tarafa. Bir an, gözleri objektife kaydı mı diye düşündüm. Nefesim kesildi.
Ama Emre kameraya değil, pencerenin yanındaki perdeye baktı. Perdeyi hafifçe çekti. Sanki dışarıyı kontrol ediyordu. Sonra geri gelip yatağın yanına çömeldi. Elif’in elini tuttu.
Elif aniden doğruldu.
Ben irkildim, kulaklıkların içinde Elif’in nefesi bir anda değişti; hızlı, kesik kesik.
Elif’in gözleri açıktı.
Ama… bakmıyordu.
Bomboş bir yere, duvara doğru bakıyordu. Yüzü bembeyazdı. Dudakları aralıktı. İki saniye sonra bir çığlık patladı.
Öyle bir çığlık ki… sanki boğazından değil, başka bir yerden çıkıyordu.
Elif çırpınmaya başladı. Kolları, bacakları… yatağın içinde debeleniyor, sanki görünmeyen bir şeyden kaçıyordu. Emre hemen yatağın kenarına geçti; Elif’e dokunmadı önce, sadece konuştu. Kulaklıkta Emre’nin sesi kısık ama netti.
“Elif… Elif, tamam. Buradayım. Bak, nefes al. Ben buradayım.”
Elif daha da bağırdı. Gözleri hâlâ açık ama hiçbir şey görmüyor gibiydi. Sanki odanın içinden değil, içinden bir yerden korkuyordu.
Emre bu kez Elif’in omuzlarına çok hafif dokundu, sarsmadan. Sonra yatağın yanındaki komodinden bir şişe su aldı. Elif’in ağzına dayamadı; sadece “burada” diye göstermek ister gibi elinde tuttu.
Elif bir anda ayağa kalktı.
Yatağın üzerinde dikildi.
Sonra, hiçbir şey söylemeden, yataktan indi. Yavaş yavaş kapıya yöneldi. Adımları tuhaftı; dengesi yokmuş gibi ama kararlı. Emre arkasında, iki adım geride durdu. Kesinlikle onu durdurmuyor, ama takip ediyordu. Sanki bir şeyi biliyordu.
Elif kapıyı açıp koridora çıktı.
Emre de çıktı.
Kamera, kapı aralığından koridorun bir kısmını görüyordu. Loş, sarı ışık. Elif koridorda durdu. Başını yan çevirdi. Sanki “bir şey” dinliyor gibiydi. Sonra yürümeye başladı. Banyoya değil… salon tarafına.
Ben ekrana daha da yaklaştım. Parmaklarım uyuştu.
Tam o anda, kameranın görüntüsünün kenarında, koridorun en uzak ucunda karanlık bir şekil belirdi sandım. Bir gölge… Bir insan gibi mi? Yoksa gözüm mü seçiyordu? Gözlerimi kırptım.
Emre bir anda hızlandı. Elif’e yaklaşmadan, koridorun o ucuna doğru—tam gölgenin olduğu yere—baktı. Omuzları gerildi. Sonra Elif’in önüne geçmedi. Sadece elini uzattı. Elif’in eli, hiçbir şey düşünmeden Emre’nin elini buldu.
Emre onu yavaşça geriye çevirdi.
“Tamam,” dedi. “Buradayız.”
Ve Elif’i banyoya götürdü. Kapı kapandı. Kamera görüntüsünde sadece koridor kaldı.
Karanlık.
Ben durdurup tekrar izledim. O gölge… vardı. Vardı ama net değildi. Yine de Emre’nin bir anda gerilmesi tesadüf olamazdı. İçimdeki korku bu kez başka bir yöne kaydı.
Bu evde… bizden başka biri mi vardı?
İkinci geceyi de izledim. Bu sefer Elif yine aynı şekilde uyandı: gözleri açık, çığlık, çırpınma. Emre yanında. Yine perdeyi kontrol etti. Yine koridora baktı. Yine bir an, kameranın görmediği bir yere odaklanmış gibi durdu. Sonra Elif uyurgezer gibi kalktı. Bu kez mutfak tarafına yürüdü. Emre onu yumuşakça yönlendirdi. Bir dolabın çekmecesine uzanacakken Emre elini çekmecenin önüne koydu. Elif, sanki o çekmecede bir şey arıyormuş gibi eliyle havayı yokladı.
Ben o an anladım: Elif uyanık değildi. Bu, bir “kabus” değildi. Bu, başka bir şeydi.
Üçüncü gece… her şey daha da kötüydü.
Saat 01:12.
Elif yatağın içinde doğruldu, gözleri kocaman. Bu kez çığlık atmadı. Sadece nefes nefese kaldı. Sonra bir şey mırıldandı.
Kulaklığı biraz daha açtım.
“El… ele… kapı…”
Emre, çok sakin, “Hangi kapı?” dedi.
Elif başını yavaşça çevirdi. Kameranın görmediği tarafa, odanın köşesine… ve parmağını kaldırdı.
Orayı işaret ediyordu.
O boş köşeyi.
Benim tüylerim diken diken oldu.
Elif fısıldadı: “Orada duruyor.”
Emre’nin yüzü, o an ilk defa gerçekten değişti. Bütün geceler boyunca kontrol ettiği sakinlik bir anlığına çatladı. Ama hemen topladı. Diz çöküp Elif’in göz hizasına indi.
“Kim duruyor?” diye sordu. Sesindeki titreme çok hafifti, ama ben duydum.
Elif bir anda geri çekildi. Çığlık bu kez gecikmeli geldi. Sanki korku bir düğmeye basılmış gibi patladı. Elif’in bedeni kasıldı. Ellerini kendine doğru çekip titremeye başladı.
Emre ayağa fırladı. Hızla kapıya gitti, kilidi kontrol etti. Pencereye döndü. Perdeyi araladı. Dışarı baktı. Sonra telefonu eline aldı, bir numara çevirecek gibi yaptı ama vazgeçti.
Ve—benim kalbimi durduran an—kameranın olduğu tarafa yürüdü. Tam objektife doğru. Öyle yaklaştı ki yüzünün yarısı görüntüyü kapladı. Gözleri bir an, doğrudan kameraya baktı.
Kameraya.
Beni görüyormuş gibi.
Sonra usulca elini uzatıp kameranın hemen altındaki duvara dokundu. Orada bir şey varmış gibi. Parmaklarını gezdirdi. Sonra geri çekildi. Elif’e döndü. Elif hâlâ çırpınıyordu. Emre Elif’i kucağına almadı; sadece yatağa oturup Elif’in yanında, güvenli bir sınırda durdu.
“Geçecek,” dedi. “Şimdi geçecek.”
Video o noktada bitti.
Ben kulaklıkları çıkaramadım. Başım dönüyordu. Midem bulandı. Çünkü iki ihtimal vardı: Ya Emre kamerayı fark etmişti—ya da kameranın altındaki duvarda, benim bilmediğim bir şey vardı.
Akşam olana kadar konuşmadım. Emre eve geldiğinde yüzüne bakmakta zorlandım. Elif odasında uyukluyordu. Ben mutfakta bardakları yıkıyormuş gibi yaptım.
Emre arkamdan sessizce yaklaştı. “Bir şey mi oldu?” dedi.
Derin bir nefes aldım. “Emre… geceleri Elif’in odasına gidiyorsun.”
Emre’nin yüzünde şaşkınlık olmadı. Sanki bu cümleyi bekliyormuş gibi, yavaşça başını salladı.
“Evet.”
“Niye?”
Bir süre sustu. Sonra sandalyeye oturdu, ellerini birleştirdi. “Ceren, Elif’in geceleri yaşadığı şey… sadece kabus değil.”
Benim boğazım düğümlendi. “Ne o zaman?”
Emre, sanki kelimeleri seçerek, dikkatle konuştu. “Uyku terörü.”
Bu kelimeyi daha önce duymuştum, ama ciddiye almamıştım. “Ne demek o?”
“Gece bir anda uyanır gibi olur. Çığlık atar. Gözleri açık olur ama aslında uyanık değildir. Sakinleştirmeye çalışırsan daha da kötüleşebilir. Bazen de… yürür.”
Benim aklıma videodaki o boş bakış geldi. Elif’in koridora çıkışı. “Uyurgezerlik…”
Emre başını salladı. “Arada oluyor. Özellikle stresliyse, yorgunsa. Ben… fark ettim.”
“Nasıl fark ettin?” Sesim inceldi.
Emre gözlerini kaçırdı. “Bir gece mutfağa yürüdü. Elinde bıçak çekmecesine uzandı. Ben yetiştim. O an anladım ki… yanında birinin olması gerek.”
Bıçak.
Kulağım uğuldadı. “Bana niye söylemedin?”
Emre, sanki suçluymuş gibi omuzlarını düşürdü. “Söylesem paniğe kapılırsın diye düşündüm. Elif’in yanında kaldığımda daha hızlı geçiyor. Ona dokunmadan, yönlendirerek… Güvenli. Bir de…” durdu. “Bir de dış kapıyı kontrol ediyorum. Kilitleri, pencereleri. Çünkü uyurgezerken kapıyı açmaya çalıştı. İki kere.”
Ben elimdeki ıslak bardağı tezgâha bıraktım. “Ama… videoda… sen… kameraya baktın.”
Emre başını kaldırdı. Gözleri benimkine kilitlendi. Bir an her şey dondu.
“Kamera mı?”
Cümle ağzımdan düştü. “Ben… odasına gizli kamera koydum.”
Bu kez gerçekten şaşırdı. Kaşları çatıldı ama öfke yoktu; daha çok kırgınlık vardı. “Niye yaptın?”
“Çünkü…” Sesim titredi. “Seni her gece orada görünce… aklıma kötü şeyler geldi. Ben—ben korktum.”
Emre derin bir nefes verdi. “Anlıyorum.” dedi. “Ama o gece kameraya bakmadım. Ben… duvarda bir şey hissettim.”
“Ne?”
Emre ayağa kalktı, koridora yürüdü. “Gel.”
Beni Elif’in odasına götürdü. Elif o sırada uykudaydı. Emre parmak ucuyla odanın köşesine gitti. Kameranın olduğu yere baktı. Sonra elini, kameranın altındaki duvara koydu.
“Burada… hava geliyor.” dedi.
Ben yaklaşınca hissettim. Çok hafif bir esinti. Duvarın bir noktasından, sanki ince bir çatlak gibi, soğuk hava sızıyordu.
“Bu… ne?” dedim.
Emre başını eğip fısıldadı: “Bu ev eski. Belki duvarın içinde boşluk var. Elif geceleri kalktığında hep burayı işaret ediyor. ‘Kapı’ diyor ya… belki rüyasında bu boşluğu ‘kapı’ gibi algılıyor. Uyku terörü yaşayan çocuklar bazen—özellikle yarı uyanıkken—gerçekle rüyayı karıştırır. Onun korkusu bundan besleniyor olabilir.”
Ben boğazımı yutkundum. “Peki o gölge… koridorun ucundaki…”
Emre bana döndü. “Hangi gölge?”
Ben söyleyemedim. Çünkü o gölge, belki de benim kendi korkumdu.
Emre kameraya baktı. “İstersen şimdi çıkaralım.” dedi. “Ama şunu bil: Ben Elif’in odasında ‘uyumuyorum.’ Ben nöbet tutuyorum. Çünkü bazen kalkıp yürüdüğünde, kendine zarar verebilir. Uyku terörü geçiren çocuklarda bu olur. Sabah hiçbir şey hatırlamazlar.”
Ben gözlerimi Elif’e çevirdim. Minik göğsü inip kalkıyordu. Yüzü masumdu. Ve ben, günlerdir kurduğum en karanlık senaryolar için kendimden utandım. Ama aynı zamanda… dehşete düştüm. Çünkü Elif’in yaşadığı şey, basit bir “kötü rüya” değildi.
O gece, ilk kez birlikte bir plan yaptık.
Emre, evdeki tüm kilitlere çocuk kilidi takmayı önerdi. Pencere kollarına emniyet mandalı. Mutfak çekmecelerine kilit. Elif’in yatağının yanına küçük bir sensörlü gece lambası. Ve en önemlisi: bir çocuk nöroloğu ve uyku kliniği randevusu.
“Uyku terörü ve uyurgezerlik,” dedi Emre, “bazı çocuklarda dönem dönem olur. Genelde büyüdükçe azalır. Ama güvenlik şart. Bir de tetikleyiciler: uykusuzluk, ateş, stres… Bunları azaltmak lazım.”
Ben başımı salladım, gözlerim dolu dolu. “Ben onun sadece babasını özlediğini sanmıştım.”
Emre yumuşak bir sesle: “Belki o da var. Ama bu… farklı.”
Gece yarısı olduğunda Elif yine kıpırdandı. Bu kez panikle fırlamadım. Emre’yle birlikte kapının önünde durduk. Elif doğruldu. Gözleri açık, bakışı boş. Dudakları titredi.
“Kapı…” dedi.
Benim içimdeki korku bir dalga gibi kabardı ama Emre’nin dediğini yaptım: Dokunmadım. Sarsmadım. Adını bağırmadım. Sadece nefes aldım.
Emre fısıldadı: “Elif, buradayız. Güvendesin.”
Elif bir an daha boşluğa baktı. Sonra çığlık atacak gibi yüzünü buruşturdu. Ama bu kez Emre hemen o soğuk hava gelen duvarın önüne geçti, perdeyi aralayıp odanın havasını değiştirdi. Sanki küçük bir şeyi kırıyormuş gibi… Elif’in dikkati dağıldı. Nefesi yavaşladı.
Elif, yavaşça yatağa geri uzandı.
Gözleri kapandı.
Ve birkaç dakika sonra, hiçbir şey olmamış gibi derin uykuya geçti.
Ben o an anladım: Asıl “korkunç” olan video değildi. Korkunç olan, ben kızımın geceleri yaşadığı bu karanlık boşluğa ne kadar yabancıydım. Korkunç olan, bir annenin kendi çocuğunu tanımadığı an.
Sabah Elif uyandığında, mutfakta çizgi film şarkısı mırıldanarak sütünü içti. Bana baktı. “Anne,” dedi, “gece rüya gördüm.”
“Ne gördün?” dedim, boğazım düğümlü.
Elif kaşığını salladı. “Koridorda bir kapı vardı. Ama Emre geldi, kapıyı kapattı.”
Emre bana baktı. Ben de ona.
Sanki o cümleyle, evin içinde görünmez bir şey—korku, şüphe, yanlış anlama—yavaşça yer değiştirip küçülmeye başlamıştı.
Ama içimde bir söz yankılandı: Bu daha başlangıçtı.
Çünkü artık biliyorduk. Adı vardı: uyku terörü. Ve yanında gelen o sessiz tehlike: ara ara uyurgezerlik.
Ve biz, Elif’in gecelerini güvenli hale getirmeden… hiçbirimiz gerçekten uyuyamayacaktık.
Her gece eşim kızımın odasında uyuyordu. Başta bunu sorgulamadım… ta ki içimde tarif edemediğim bir korku uyanana kadar. Gerçeği öğrenmek için gizli bir kamera kurdum.
O videoda gördüklerim ellerimi titretti, kalbimi bir anlığına durdurdu.
Adım Ceren. Otuz iki yaşındayım ve İzmir’de yaşıyorum. Kendimi her zaman iyi bir anne olarak görmüştüm. İlk evliliğim bittikten sonra küçük kızıma, ne pahasına olursa olsun onu koruyacağıma dair kendime söz vermiştim. Yıllar sonra, yalnızlığın ne demek olduğunu bilen, sakin ve nazik bir adamla tanıştım: Emre.
Emre, kızıma hiçbir zaman “üvey” gibi davranmadı. Onunla konuşur, ödevlerine yardım eder, geceleri korktuğunda yanında olurdu. Bu yüzden sonunda huzuru bulduğumu sanmıştım.
Kızım Elif, bu yıl yedi yaşına girdi. Bebekliğinden beri uykuları hep sorunluydu. Geceleri ağlayarak uyanır, bazen yatağını ıslatır, bazen de sanki odada başkasını görüyormuş gibi boşluğa dalıp giderdi. Bunun, öz babasını özlemesinden kaynaklandığını düşünüyordum. Emre hayatımıza girdikten sonra her şeyin düzeleceğine inanmıştım. Ama düzelmedi.
Bir gece, garip bir ayrıntı dikkatimi çekti. Emre, neredeyse her gece yarısı sessizce yataktan kalkıyordu. Sorduğumda sırtının ağrıdığını, salonda uyumanın daha rahat olduğunu söylüyordu. Ona güvendim… ta ki bir gece mutfağa su almaya kalktığımda, salonda olmadığını fark edene kadar.
Elif’in odasının kapısı aralıktı. Gece lambasının loş sarı ışığı koridora taşıyordu. İçeri baktığımda Emre’yi gördüm; Elif’in yanında yatıyor, kolunu sanki onu korur gibi küçük omzunun üzerine koymuştu.
“Niye buradasın?” diye fısıldadım.
Yorgun ama sakin bir ifadeyle bana baktı.
“Gece ağlayarak uyandı. Yanına geldim, sakinleşti… sanırım ben de uyuyakaldım.”
Söyledikleri mantıklıydı. Ama içimde bir şeyler koptu. Sebebini açıklayamadığım, ağır bir huzursuzluk çöktü üzerime. O gece neredeyse hiç uyuyamadım.
Ertesi gün küçük bir gizli kamera aldım. Elif’in odasının köşesine, fark edilmesi zor bir yere yerleştirdim.
O hafta, görüntüleri izlediğimde zaman durdu.
Ekranda gördüklerim kanımı dondurdu.
Ve o geceden sonra… bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Kamerayı kurduktan sonraki ilk üç gece boyunca kendimi o küçük kırmızı ışığın varlığıyla avuttum. Sanki odanın köşesinde duran o minicik cihaz, benim yerime “uyanık” kalacaktı. Elif’in nefesi, odanın sessizliğinde bir metronom gibi düzenliydi. Emre ise her zamanki gibi gece yarısına doğru yataktan kalktı. Ben gözlerimi kapalı tutup nefesimi bile değiştirmemeye çalıştım.
Kapı sessizce kapandı.
O an içimdeki huzursuzluk yerini daha keskin bir şeye bıraktı: bekleyiş. Bir şey olacakmış gibi… ama ne olduğunu bilmeden.
Sabah olduğunda, kahvaltıyı hazırlarken bile elim titriyordu. Elif, sütünü içip çizgi film izlerken arada bir boşluğa bakıyor, yüz ifadesi bir anlığına donup kalıyordu. Sonra hiçbir şey olmamış gibi gülümsüyor, bisküvisinden bir ısırık alıyordu.
“Gece nasılsın?” dedim, sesimi olabildiğince sıradan çıkarmaya çalışarak.
Elif omuz silkti. “Rüyamda koridorda bir kapı vardı.”
“Nasıl bir kapı?”
“Bizim evde yok.” dedi, bu kadar.
Emre işe gitmek için hazırlandı. Çıkmadan önce Elif’in saçını okşadı. Elif buna alışkın gibi başını yana eğdi, bir kedi gibi. Emre bana dönüp gülümsedi.
“Bugün biraz yorgunum,” dedi. “Gece yine… hareketlendi.”
“Hareketlendi?” dedim. Kelime ağzımdan istemsiz çıktı.
Emre duraksadı. “Uykusunda kalktı. Ben de… şey… yanında durdum.”
Bu kadar basit. Ama benim içimdeki şey basit değildi.
O gün öğlene kadar kendimi zor tuttum. Sonunda Elif odasında resim yaparken dizüstü bilgisayarı açtım. Kameranın uygulaması parmak izimi tanıyınca ekrana tarih ve saat listesi düştü. “Dün gece” başlığını seçerken kalbim göğsüme sığmadı. Kulaklıkları taktım. Sanki kendi evimde gizlice izinsiz bir yere giriyormuşum gibi utandım. Ama korku, utancı bastırdı.
Video başladı…
Elif yatağında. Üstü örtülü. Loş ışık. Saat 00:47.
Kapı aralandı. Emre içeri girdi. Yavaş hareketlerle yatağın kenarına oturdu. Elif’in yüzüne baktı. Elif uyuyor gibiydi. Emre bir süre öylece durdu. Sonra doğruldu, odanın köşesine doğru yürüdü. Tam kameranın olduğu tarafa. Bir an, gözleri objektife kaydı mı diye düşündüm. Nefesim kesildi.
Ama Emre kameraya değil, pencerenin yanındaki perdeye baktı. Perdeyi hafifçe çekti. Sanki dışarıyı kontrol ediyordu. Sonra geri gelip yatağın yanına çömeldi. Elif’in elini tuttu.
Elif aniden doğruldu.
Ben irkildim, kulaklıkların içinde Elif’in nefesi bir anda değişti; hızlı, kesik kesik.
Elif’in gözleri açıktı.
Ama… bakmıyordu.
Bomboş bir yere, duvara doğru bakıyordu. Yüzü bembeyazdı. Dudakları aralıktı. İki saniye sonra bir çığlık patladı.
Öyle bir çığlık ki… sanki boğazından değil, başka bir yerden çıkıyordu.
Elif çırpınmaya başladı. Kolları, bacakları… yatağın içinde debeleniyor, sanki görünmeyen bir şeyden kaçıyordu. Emre hemen yatağın kenarına geçti; Elif’e dokunmadı önce, sadece konuştu. Kulaklıkta Emre’nin sesi kısık ama netti.
“Elif… Elif, tamam. Buradayım. Bak, nefes al. Ben buradayım.”
Elif daha da bağırdı. Gözleri hâlâ açık ama hiçbir şey görmüyor gibiydi. Sanki odanın içinden değil, içinden bir yerden korkuyordu.
Emre bu kez Elif’in omuzlarına çok hafif dokundu, sarsmadan. Sonra yatağın yanındaki komodinden bir şişe su aldı. Elif’in ağzına dayamadı; sadece “burada” diye göstermek ister gibi elinde tuttu.
Elif bir anda ayağa kalktı.
Yatağın üzerinde dikildi.
Sonra, hiçbir şey söylemeden, yataktan indi. Yavaş yavaş kapıya yöneldi. Adımları tuhaftı; dengesi yokmuş gibi ama kararlı. Emre arkasında, iki adım geride durdu. Kesinlikle onu durdurmuyor, ama takip ediyordu. Sanki bir şeyi biliyordu.
Elif kapıyı açıp koridora çıktı.
Emre de çıktı.
Kamera, kapı aralığından koridorun bir kısmını görüyordu. Loş, sarı ışık. Elif koridorda durdu. Başını yan çevirdi. Sanki “bir şey” dinliyor gibiydi. Sonra yürümeye başladı. Banyoya değil… salon tarafına.
Ben ekrana daha da yaklaştım. Parmaklarım uyuştu.
Tam o anda, kameranın görüntüsünün kenarında, koridorun en uzak ucunda karanlık bir şekil belirdi sandım. Bir gölge… Bir insan gibi mi? Yoksa gözüm mü seçiyordu? Gözlerimi kırptım.
Emre bir anda hızlandı. Elif’e yaklaşmadan, koridorun o ucuna doğru—tam gölgenin olduğu yere—baktı. Omuzları gerildi. Sonra Elif’in önüne geçmedi. Sadece elini uzattı. Elif’in eli, hiçbir şey düşünmeden Emre’nin elini buldu.
Emre onu yavaşça geriye çevirdi.
“Tamam,” dedi. “Buradayız.”
Ve Elif’i banyoya götürdü. Kapı kapandı. Kamera görüntüsünde sadece koridor kaldı.
Karanlık.
Ben durdurup tekrar izledim. O gölge… vardı. Vardı ama net değildi. Yine de Emre’nin bir anda gerilmesi tesadüf olamazdı. İçimdeki korku bu kez başka bir yöne kaydı.
Bu evde… bizden başka biri mi vardı?
İkinci geceyi de izledim. Bu sefer Elif yine aynı şekilde uyandı: gözleri açık, çığlık, çırpınma. Emre yanında. Yine perdeyi kontrol etti. Yine koridora baktı. Yine bir an, kameranın görmediği bir yere odaklanmış gibi durdu. Sonra Elif uyurgezer gibi kalktı. Bu kez mutfak tarafına yürüdü. Emre onu yumuşakça yönlendirdi. Bir dolabın çekmecesine uzanacakken Emre elini çekmecenin önüne koydu. Elif, sanki o çekmecede bir şey arıyormuş gibi eliyle havayı yokladı.
Ben o an anladım: Elif uyanık değildi. Bu, bir “kabus” değildi. Bu, başka bir şeydi.
Üçüncü gece… her şey daha da kötüydü.
Saat 01:12.
Elif yatağın içinde doğruldu, gözleri kocaman. Bu kez çığlık atmadı. Sadece nefes nefese kaldı. Sonra bir şey mırıldandı.
Kulaklığı biraz daha açtım.
“El… ele… kapı…”
Emre, çok sakin, “Hangi kapı?” dedi.
Elif başını yavaşça çevirdi. Kameranın görmediği tarafa, odanın köşesine… ve parmağını kaldırdı.
Orayı işaret ediyordu.
O boş köşeyi.
Benim tüylerim diken diken oldu.
Elif fısıldadı: “Orada duruyor.”
Emre’nin yüzü, o an ilk defa gerçekten değişti. Bütün geceler boyunca kontrol ettiği sakinlik bir anlığına çatladı. Ama hemen topladı. Diz çöküp Elif’in göz hizasına indi.
“Kim duruyor?” diye sordu. Sesindeki titreme çok hafifti, ama ben duydum.
Elif bir anda geri çekildi. Çığlık bu kez gecikmeli geldi. Sanki korku bir düğmeye basılmış gibi patladı. Elif’in bedeni kasıldı. Ellerini kendine doğru çekip titremeye başladı.
Emre ayağa fırladı. Hızla kapıya gitti, kilidi kontrol etti. Pencereye döndü. Perdeyi araladı. Dışarı baktı. Sonra telefonu eline aldı, bir numara çevirecek gibi yaptı ama vazgeçti.
Ve—benim kalbimi durduran an—kameranın olduğu tarafa yürüdü. Tam objektife doğru. Öyle yaklaştı ki yüzünün yarısı görüntüyü kapladı. Gözleri bir an, doğrudan kameraya baktı.
Kameraya.
Beni görüyormuş gibi.
Sonra usulca elini uzatıp kameranın hemen altındaki duvara dokundu. Orada bir şey varmış gibi. Parmaklarını gezdirdi. Sonra geri çekildi. Elif’e döndü. Elif hâlâ çırpınıyordu. Emre Elif’i kucağına almadı; sadece yatağa oturup Elif’in yanında, güvenli bir sınırda durdu.
“Geçecek,” dedi. “Şimdi geçecek.”
Video o noktada bitti.
Ben kulaklıkları çıkaramadım. Başım dönüyordu. Midem bulandı. Çünkü iki ihtimal vardı: Ya Emre kamerayı fark etmişti—ya da kameranın altındaki duvarda, benim bilmediğim bir şey vardı.
Akşam olana kadar konuşmadım. Emre eve geldiğinde yüzüne bakmakta zorlandım. Elif odasında uyukluyordu. Ben mutfakta bardakları yıkıyormuş gibi yaptım.
Emre arkamdan sessizce yaklaştı. “Bir şey mi oldu?” dedi.
Derin bir nefes aldım. “Emre… geceleri Elif’in odasına gidiyorsun.”
Emre’nin yüzünde şaşkınlık olmadı. Sanki bu cümleyi bekliyormuş gibi, yavaşça başını salladı.
“Evet.”
“Niye?”
Bir süre sustu. Sonra sandalyeye oturdu, ellerini birleştirdi. “Ceren, Elif’in geceleri yaşadığı şey… sadece kabus değil.”
Benim boğazım düğümlendi. “Ne o zaman?”
Emre, sanki kelimeleri seçerek, dikkatle konuştu. “Uyku terörü.”
Bu kelimeyi daha önce duymuştum, ama ciddiye almamıştım. “Ne demek o?”
“Gece bir anda uyanır gibi olur. Çığlık atar. Gözleri açık olur ama aslında uyanık değildir. Sakinleştirmeye çalışırsan daha da kötüleşebilir. Bazen de… yürür.”
Benim aklıma videodaki o boş bakış geldi. Elif’in koridora çıkışı. “Uyurgezerlik…”
Emre başını salladı. “Arada oluyor. Özellikle stresliyse, yorgunsa. Ben… fark ettim.”
“Nasıl fark ettin?” Sesim inceldi.
Emre gözlerini kaçırdı. “Bir gece mutfağa yürüdü. Elinde bıçak çekmecesine uzandı. Ben yetiştim. O an anladım ki… yanında birinin olması gerek.”
Bıçak.
Kulağım uğuldadı. “Bana niye söylemedin?”
Emre, sanki suçluymuş gibi omuzlarını düşürdü. “Söylesem paniğe kapılırsın diye düşündüm. Elif’in yanında kaldığımda daha hızlı geçiyor. Ona dokunmadan, yönlendirerek… Güvenli. Bir de…” durdu. “Bir de dış kapıyı kontrol ediyorum. Kilitleri, pencereleri. Çünkü uyurgezerken kapıyı açmaya çalıştı. İki kere.”
Ben elimdeki ıslak bardağı tezgâha bıraktım. “Ama… videoda… sen… kameraya baktın.”
Emre başını kaldırdı. Gözleri benimkine kilitlendi. Bir an her şey dondu.
“Kamera mı?”
Cümle ağzımdan düştü. “Ben… odasına gizli kamera koydum.”
Bu kez gerçekten şaşırdı. Kaşları çatıldı ama öfke yoktu; daha çok kırgınlık vardı. “Niye yaptın?”
“Çünkü…” Sesim titredi. “Seni her gece orada görünce… aklıma kötü şeyler geldi. Ben—ben korktum.”
Emre derin bir nefes verdi. “Anlıyorum.” dedi. “Ama o gece kameraya bakmadım. Ben… duvarda bir şey hissettim.”
“Ne?”
Emre ayağa kalktı, koridora yürüdü. “Gel.”
Beni Elif’in odasına götürdü. Elif o sırada uykudaydı. Emre parmak ucuyla odanın köşesine gitti. Kameranın olduğu yere baktı. Sonra elini, kameranın altındaki duvara koydu.
“Burada… hava geliyor.” dedi.
Ben yaklaşınca hissettim. Çok hafif bir esinti. Duvarın bir noktasından, sanki ince bir çatlak gibi, soğuk hava sızıyordu.
“Bu… ne?” dedim.
Emre başını eğip fısıldadı: “Bu ev eski. Belki duvarın içinde boşluk var. Elif geceleri kalktığında hep burayı işaret ediyor. ‘Kapı’ diyor ya… belki rüyasında bu boşluğu ‘kapı’ gibi algılıyor. Uyku terörü yaşayan çocuklar bazen—özellikle yarı uyanıkken—gerçekle rüyayı karıştırır. Onun korkusu bundan besleniyor olabilir.”
Ben boğazımı yutkundum. “Peki o gölge… koridorun ucundaki…”
Emre bana döndü. “Hangi gölge?”
Ben söyleyemedim. Çünkü o gölge, belki de benim kendi korkumdu.
Emre kameraya baktı. “İstersen şimdi çıkaralım.” dedi. “Ama şunu bil: Ben Elif’in odasında ‘uyumuyorum.’ Ben nöbet tutuyorum. Çünkü bazen kalkıp yürüdüğünde, kendine zarar verebilir. Uyku terörü geçiren çocuklarda bu olur. Sabah hiçbir şey hatırlamazlar.”
Ben gözlerimi Elif’e çevirdim. Minik göğsü inip kalkıyordu. Yüzü masumdu. Ve ben, günlerdir kurduğum en karanlık senaryolar için kendimden utandım. Ama aynı zamanda… dehşete düştüm. Çünkü Elif’in yaşadığı şey, basit bir “kötü rüya” değildi.
O gece, ilk kez birlikte bir plan yaptık.
Emre, evdeki tüm kilitlere çocuk kilidi takmayı önerdi. Pencere kollarına emniyet mandalı. Mutfak çekmecelerine kilit. Elif’in yatağının yanına küçük bir sensörlü gece lambası. Ve en önemlisi: bir çocuk nöroloğu ve uyku kliniği randevusu.
“Uyku terörü ve uyurgezerlik,” dedi Emre, “bazı çocuklarda dönem dönem olur. Genelde büyüdükçe azalır. Ama güvenlik şart. Bir de tetikleyiciler: uykusuzluk, ateş, stres… Bunları azaltmak lazım.”
Ben başımı salladım, gözlerim dolu dolu. “Ben onun sadece babasını özlediğini sanmıştım.”
Emre yumuşak bir sesle: “Belki o da var. Ama bu… farklı.”
Gece yarısı olduğunda Elif yine kıpırdandı. Bu kez panikle fırlamadım. Emre’yle birlikte kapının önünde durduk. Elif doğruldu. Gözleri açık, bakışı boş. Dudakları titredi.
“Kapı…” dedi.
Benim içimdeki korku bir dalga gibi kabardı ama Emre’nin dediğini yaptım: Dokunmadım. Sarsmadım. Adını bağırmadım. Sadece nefes aldım.
Emre fısıldadı: “Elif, buradayız. Güvendesin.”
Elif bir an daha boşluğa baktı. Sonra çığlık atacak gibi yüzünü buruşturdu. Ama bu kez Emre hemen o soğuk hava gelen duvarın önüne geçti, perdeyi aralayıp odanın havasını değiştirdi. Sanki küçük bir şeyi kırıyormuş gibi… Elif’in dikkati dağıldı. Nefesi yavaşladı.
Elif, yavaşça yatağa geri uzandı.
Gözleri kapandı.
Ve birkaç dakika sonra, hiçbir şey olmamış gibi derin uykuya geçti.
Ben o an anladım: Asıl “korkunç” olan video değildi. Korkunç olan, ben kızımın geceleri yaşadığı bu karanlık boşluğa ne kadar yabancıydım. Korkunç olan, bir annenin kendi çocuğunu tanımadığı an.
Sabah Elif uyandığında, mutfakta çizgi film şarkısı mırıldanarak sütünü içti. Bana baktı. “Anne,” dedi, “gece rüya gördüm.”
“Ne gördün?” dedim, boğazım düğümlü.
Elif kaşığını salladı. “Koridorda bir kapı vardı. Ama Emre geldi, kapıyı kapattı.”
Emre bana baktı. Ben de ona.
Sanki o cümleyle, evin içinde görünmez bir şey—korku, şüphe, yanlış anlama—yavaşça yer değiştirip küçülmeye başlamıştı.
Ama içimde bir söz yankılandı: Bu daha başlangıçtı.
Çünkü artık biliyorduk. Adı vardı: uyku terörü. Ve yanında gelen o sessiz tehlike: ara ara uyurgezerlik.
Ve biz, Elif’in gecelerini güvenli hale getirmeden… hiçbirimiz gerçekten uyuyamayacaktık. Bu içerik kurgusal bir hikayedir aile bağlarına önem veren bir içeriktir fotoğraflar tamamen AI tarafından elle alınmıştır.