"Biliyorum..." diye hıçkırdı, başını ellerinin arasına alarak. "Biliyorum, ben bir canavarım. Karın hastalandığında sizi uzaktan hep izledim ama o kadar utanç içindeydim ki karşınıza çıkmaya yüzüm olmadı. Dün... Dün o parkta, o evsizlerin arasında köşede, eski bir bankta oturuyordum. Torunum yanıma geldi. Bana kim olduğumu bilmeden gülümsedi ve kendi elleriyle yaptığı o kurabiyeyi uzattı."
Yaşlı adam titreyen elleriyle cebinden peçeteye sarılmış yarım bir kurabiye çıkardı. "O kurabiyeden bir ısırık aldığımda kalbim duracaktı. Çünkü bu, rahmetli eşimin, yani Aslı'nın anneannesinin tarifiydi. Kızım bu tarifi hiç unutmamış... Torunum o kurabiyeyi bana verirken, sanki kızım cennetten bana 'Seni affettim baba' diyordu. O parayı seni denemek için teklif ettim. Kızımın emanetini paraya değişip değişmeyeceğini görmek istedim. Beni affet... Lütfen beni affet."
Sokağa saçılan o servet umrunda bile değildi. O sadece yıllar önce parçaladığı ailesinin son kalan parçasına tutunmaya çalışan, ölüm döşeğinde, yalnız ve pişman bir adamdı. Öfkem yavaşça yerini derin bir acımaya bıraktı. Aslı arkamdan usulca öne çıktı, yaşlı adamın yanına eğildi ve minik elleriyle onun gözyaşlarını sildi.
"Annem bana hep iyiliğin her şeyi iyileştirebileceğini söylerdi," dedi Aslı o masum sesiyle. "Ağlama artık."
O gün o parayı asla kendimiz için almadık. Ama yaşlı adam, Aslı'nın yönlendirmesiyle o yarım milyon doları kullanarak, tıpkı kızı gibi sokakta kalan hamile kadınlar ve evsizler için devasa bir sığınma evi ve aşevi kurdu. Sığınma evinin girişine canım eşimin adını altın harflerle yazdırdık. O pişman dede, hayatının son aylarını bizimle, Aslı'nın kurabiyelerini yiyerek ve o sığınma evindeki insanlara yardım ederek geçirdi. Karanlık bir geçmiş, küçük bir kızın 300 kurabiyesiyle ve o saf iyiliğiyle aydınlanmış; kırılan bütün kalpler sevgiyle, affetmeyle onarılmıştı.