
Selin ne kadar dua etse, ne kadar çare arasa da aylar yılları kovaladı, kucağına hiç bebek alamadı. Başta kaynanası onu teselli eder gibi yapıyordu: “Sabret kızım, Rabbim nasip ederse olur.” derdi. Ama zaman geçtikçe, sabrı yerini zehire bıraktı. Kaynanası, “Sen ne işe yararsın Selin? Oğluma soy veremeyen gelin, gelin midir? Evimin bereketi kaçtı seninle!” diyordu. Halil başlarda sessiz kalırdı ama köydeki diğer erkeklerin alaycı bakışları ve çocuksuz olduğu için söylenen sözler gururunu yaralıyordu. Erkeklik gururu, masaya yumruğunu vurup suçu Selin’e yüklemesine sebep olmuştu.
Bir bahar sabahı, Selin tandırın başında ekmek yaparken Halil içeri girdi. Yüzü asık, gözleri öfkeyle kıvılcımlanıyordu. “Yeter artık Selin!” diye bağırdı. “Üç yıldır bekledim, sen bana ne verdin? Soyum devam etmeyecek mi? İnsan içine nasıl çıkacağım?” Selin başını eğdi, elleri hamurun içinde titriyordu. “Elimden geleni yaptım, hekimlere de gittik belki.” Sözü bitmeden Halil’in tokadı yanağına indi. O tokat sadece yüzünü acıtmamış, kalbinin en derin yerini de yaralamıştı. Gözlerinden yaşlar süzüldü ama ses etmedi. Çünkü kadın o köyde ağlasa bile kimse onun gözyaşını görmezdi.
O günden sonra Selin için hayat bir zindana dönüştü. Kaynanası her gün laf dokundurur, komşu kadınlar arkasından fısıldaşırdı. Çarşıya çıktığında pazar yerindeki kadınların bakışları beline kayar, sanki gözleriyle rahmini delip onun eksikliğini hatırlatırlardı. Bir gün köy meydanında yaşlı bir kadın yanındakine yüksek sesle söyledi: “Yazık Halil’in boyu devam etmeyecek. O kız var ya, kurumuş ağaç gibi.” Selin duymamış gibi yürüdü ama kalbi bin parçaya ayrılmıştı. Eve döndüğünde duvara yaslandı, gözlerini kapadı. İçinde bir ses fısıldıyordu: “Benim suçum mu bu? Ben de isterdim anne olmayı.” Ama cevapsız sorularla yaşamayı öğrenmek zorundaydı.
Aylar geçti, Halil’in ailesi sabrını tamamen yitirmişti. Bir akşam büyük odada toplandılar. Sobanın alevleri kıvılcımlar saçarken kaynana söze girdi: “Oğlum artık bu böyle olmayacak. Selin’i daha fazla evimizde tutamayız. Kısır karıdan bize hayır gelmez. Hem köyün dedikodusu da bitti artık, el alem diline dolandı. Bizim soyumuzun devamı için başka yol var.” Halil başını salladı. Sessizlik çöktü. Sonra babası ağır bir sesle konuştu: “Komşu köyde Hüseyin A. var. Hayvan tüccarı, zengin adam. Karısı öldü, çocukları yok. Yeni bir kadın istiyor. İllaki taze olsun, genç olsun diyor. Selin’i ona verelim. Hem başımızdan kurtuluruz hem de üç beş kuruş kazanırız.”
Bu sözler ağır bir kaya gibi odaya düştü. Selin kapının arkasında tesadüfen bu konuşmaları duyuyordu. Kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu. Onlar onu insan değil, satılacak bir mal gibi görüyorlardı. O gece sabaha kadar uyuyamadı. Yorganın altında gözyaşlarına boğuldu. Ellerini açıp Rabbine yalvardı: “Allah’ım ben ne yaptım da bu cezayı çekiyorum? Benim tek suçum çocuğumun olmaması mı? Bana merhamet et.”
Sabah olduğunda karar çoktan alınmıştı. Halil sert bir sesle Selin’e haber verdi: “Toparlan, seni Hüseyin A.’ya verdik. Yarın gideceksin. Direnirsen de faydasız. Bu evde artık yerin yok.” Selin’in dünyası başına yıkılmıştı. Çaresizlik içinde bavulunu toplarken annesinin yıllar önce verdiği küçük bir secdeye eline geçti. Ona sarıldı, gözyaşlarını silip kalbine bastı. Belki de tek sığınağı oydu.
Ertesi gün köy meydanında bir at arabası hazırlandı. Selin’i bir çuval gibi arabaya bindirdiler. Köylüler merakla izliyordu; kimi alaycı, kimi acıyan bakışlarla. Ama kimse çıkıp da bu haksızlığa karşı sesini yükseltmedi. Çünkü herkes susmayı öğrenmişti. Araba köy yolunda sallanarak ilerlerken Selin pencereden uzaklara baktı. Ağaçların dalları rüzgarla savruluyor, kuşlar özgürce uçuyordu. O ise zincirli bir kuş gibiydi.
İşte tam o sırada yol kenarında odun yüklü bir eşekle ilerleyen bir adam dikkatini çekti. Adamın kolları güçlüydü, sırtında baltası vardı. Saçları dağınık, yüzü güneşten yanmıştı. Ama gözlerinde derin bir merhamet parlıyordu. Bu adam köyün oduncusu Adem’di. Adem arabayı görünce durdu. Selin’in gözleriyle buluştu. O an Selin’in kalbinde bir şey kıpırdadı. Gözlerindeki çaresizlik Adem’in içine işledi. Arabanın üzerindeki genç kadının mal gibi satılıp götürüldüğünü anlamak zor değildi.
Adem her zaman sessizdi ama haksızlığa göz yumacak biri değildi. İçinden bir ses ona şöyle dedi: “Bu kadının kaderi burada bitmemeli.” Ve Adem elindeki baltayı yere bırakarak arabaya doğru yürümeye başladı. Araba köy yolunda gıcırdayarak ilerlerken Selin’in gözleri oduncu Adem’e takılmıştı. Yüklenmiş odunların arasından doğrulmuş, geniş omuzları ve güneşten yanmış yüzüyle arabayı süzen bu adam sanki bambaşka bir dünyanın kapısını aralıyordu.
Adem’in gözlerinde öyle bir bakış vardı ki; şefkatle sertliği, merhametle gücü aynı anda taşıyordu. Adem yıllardır köyün eteklerindeki ormanda yaşayan kendi halinde bir adamdı. Babadan kalma küçük bir kulübede oturur, kışları köylüye odun taşır, yazları balta sallayarak geçimini sağlardı. Ne karısı vardı ne de çocuğu. Çocukken yetim kalmış, kimsesizliğe alışmıştı. Belki de bu yüzden köylüler ona biraz mesafeli, biraz daha merakla bakarlardı. Kimisi garip derdi, kimisi deli. Ama Adem kimseye zararı olmayan, vicdanıyla yaşayan biriydi.
O gün arabada ağlamaklı gözlerle oturan genç kadını görünce kalbinin derinlerinde yıllardır uyuyan bir sızı kıpırdamıştı. Adem arabayı durdurmak için öne çıktı, elini kaldırdı. Atları süren Halil öfkeyle bağırdı: “Çekil yolumdan oduncu, işimiz acele!” Adem’in gözleri Halil’in gözlerine dikildi. Sesini yükseltmeden kararlı bir tonda konuştu: “Bu kadın nereye götürülüyor Halil?” Halil hırladı: “Sana ne? Bizim işimiz, bizim namusumuz. Çekil git!”
Adem yavaş adımlarla arabaya yaklaştı. Selin korkuyla Adem’in yüzüne baktı. O an ne olacağını bilmiyordu. Adem arabaya yaslanarak Selin’e seslendi: “Bacım, nereye gidiyorsun?” Selin cevap vermedi, gözleri doldu, dudakları titredi. Halil araya girdi: “Bu kadın artık benim karım değil. Onu Hüseyin A.’ya götürüyorum, satacağım.” Bu söz yol kenarında rüzgarla savrulan yapraklar kadar hafif söylenmişti ama Adem’in kulaklarında bir çığlık gibi yankılandı. Kadın satılacak mıydı? Bu cümle onun vicdanında bıçak gibi saplandı.
“Kadın mal değildir Halil,” dedi Adem. “Bu yaptığın zulümdür.” Halil öfkeyle kamçısını kaldırdı: “Haddini bil oduncu! Yolumdan çekilmezsen seni de ezer geçerim!” O anda köyden birkaç kişi koşarak geldi. Meydanda olanları görüp toplanmaya başlamışlardı. Herkes merakla bakıyordu. Kimse ses etmiyordu ama gözler merakla Adem ve Halil’in arasına çevrilmişti.
Adem bir adım geri çekildi ama gözlerini Halil’den ayırmadı. Sonra herkesin ortasında yüksek sesle konuştu: “Ben bu kadını bırakmam. Zulmünüze göz yummam.” Herkesin şaşkın bakışları arasında Adem arabaya yöneldi, Selin’in kolunu tutup onu indirmeye çalıştı. Selin şaşkınlıktan dona kalmıştı. Kalbi deli gibi çarpıyordu. Adem’in eli sıcaktı, güçlüydü. O an ilk defa biri onun için ayağa kalkmıştı.
Halil öfkeyle Adem’in üstüne atıldı. İkisi boğuşmaya başladı. Kalabalık anlık bir şokla yerinden kıpırdamadı. Halil iri yapılıydı ama Adem ormanın sertliğinde yoğrulmuş bir bedene sahipti. Baltayla odun kesmekten kasları çelik gibi olmuştu. Birkaç hamlede Halil’i yere serdi. Herkes nefesini tutmuştu. Adem Halil’in yakasına yapıştı: “Bir daha bu kadına el sürmeyeceksin. Anladın mı?” Halil nefes nefese yerde debelenirken hırladı: “Sen kimsin ki benim karıma sahip çıkıyorsun?”
Adem ayağa kalktı. Kalabalığa dönerek gür bir sesle söyledi: “Kadın kısır diye satılmaz. İnsan mal değildir. Bu zulme kim ortak olur?” Kalabalık başını öne eğdi. Kimse cevap veremedi. Çünkü Adem’in sözleri herkesin yüreğini delmişti. Ama kimse Halil’in ailesine karşı çıkacak cesareti bulamadı. Adem Selin’in elinden tutarak onu arabadan indirdi. Selin’in ayakları toprağa değdiğinde dizleri titriyordu. Sanki yıllardır zincirlenmişti de ilk defa özgürlüğe adım atıyordu.
“Gel bacım,” dedi Adem yumuşak bir sesle. “Artık yalnız değilsin.” Selin gözyaşlarını tutamadı. Adem’in yüzüne baktı. O bakışta güven vardı. Belki ilk defa hayatında gerçek bir merhamet görüyordu. Adem Selin’i köyün kenarındaki kulübesine götürdü. Küçük mütevazı bir evdi. İçeride basit eşyalar vardı. Bir ocak, eski bir masa, iki tahta iskemle ve köşede kilim. Ama o evin havasında huzur vardı. Orman kokusu, çam reçinesinin ferahlığı, dışarıdan gelen kuş cıvıltıları.
Selin kapıdan içeri girerken utangaçtı. Kendi kendine düşündü: “Ben yabancı bir erkeğin evine geldim. Ya bana zarar verirse?” Ama Adem’in tavırlarında tek bir kötülük emaresi yoktu. Gözleri ondan uzak duruyor, hareketleri ölçülüydü. “Korkma,” dedi Adem. “Bu evde sana kimse el sürmez. Misafirim olacaksın.” Selin’in gözleri doldu, sessizce başını salladı.
O gece Selin kulübenin köşesinde serilen yatakta uyumaya çalıştı. Ama gözleri tavana kilitlenmişti. İçinde korku, umut, belirsizlik vardı. Bir yandan “Köy ne der? Halil peşime düşer mi?” diye düşünüyordu. Diğer yandan Adem’in cesareti aklından çıkmıyordu. Adem ise ocak başında oturmuş ateşe bakıyordu. İçinden “Ben ne yaptım? Bütün köyü karşıma aldım. Halil benden intikam alacak” diye geçiriyordu. Ama sonra Selin’in gözlerindeki çaresizliği hatırladı. “Yine olsa yine yapardım” dedi kendi kendine.
Ertesi gün köyde fırtına koptu. Dedikodular kulaktan kulağa yayıldı: “Oduncu Adem, Halil’in karısını kaçırmış, kısır karıya sahip çıkmış. Aklını mı yitirdi? Yarın öbür gün Adem’in başına iş açılır.” Köy kahvesinde Halil köpürüyordu. Yumruğunu masaya vuruyor, dişlerini gıcırdatıyordu. “O oduncu bana günyüzü göstermeyecek. Namusumu çiğnedi. Onu paramparça edeceğim.” Ama içten içe biliyordu ki Adem’in karşısında kolay kolay galip gelemezdi. Çünkü Adem’in cesareti dillere destandı. Ormanda kurtlarla boğuştuğu söylenirdi.
Selin günler geçtikçe Adem’in evinde kendini daha huzurlu hissetmeye başladı. Adem ona yük olmadı, işlerinde yardım etti. Ormandan odun getirirken Selin evde yemek yaptı. İlk defa biri onu işe yarar hissettirmişti. Bir gün Adem akşam ocağın başında otururken Selin cesaretini toplayıp konuştu: “Neden yaptın bunu Adem? Neden benim için herkesin karşısına çıktın?” Adem sessizce ateşe baktı, sonra derin bir nefes aldı. “Çünkü ben de acı çektim. Benim de kaybettiklerim var ve bir daha kimsenin acısına göz yummak istemiyorum.” Selin gözlerini Adem’in gözlerine dikti. O an onun sessizliğinin ardında yatan tüm hikayeyi hissetti. Sadece kelimelerle anlatılamayan bir sadakat ve sevgi vardı.
Ancak mutluluk kısa sürdü. Köyde Halil’in planları ilerliyordu. Birkaç köylü Adem’in evine gizlice bakıyor, Halil’in geri döneceğini söylüyordu. Adem Selin’in güvenliği için ormanın derinliklerine gitmeyi düşündü. Ama biliyordu ki Halil’in planları daha sinsi ve tehlikeliydi.
Adem, ormanın derinliklerinde bir plan yapmaya karar verdi. Selin’in güvenliği her şeyden önemliydi, ama köyün öfkesi ve Halil’in intikam hırsı peşlerini bırakmayacaktı. O gece, kulübenin küçük penceresinden dışarıyı izlerken, ay ışığının ormana vurduğu gölgelerde bir hareketlenme sezdi. İçgüdüleri ona tehlike yaklaştığını söylüyordu. Selin’e dönerek sakin ama kararlı bir sesle, “Hazırlan, bu gece buradan ayrılıyoruz,” dedi. Selin’in gözlerinde korku ve soru işaretleri belirdi, ama Adem’in sesindeki güven ona itiraz etme şansı bırakmadı. Hızla birkaç eşyayı bir çaputa sardılar; biraz ekmek, su, Adem’in baltası ve Selin’in annesinden kalma küçük seccade.
Ormanın derinliklerine doğru yola çıktılar. Adem, patikaları avcunun içi gibi biliyordu. Yıllarca bu ormanda odun kesmiş, kurtlarla göz göze gelmiş, fırtınalarda yolunu bulmuştu. Selin onun peşinden sessizce yürüdü, dalların hışırtısı ve baykuşların ötüşü arasında kalbi deli gibi çarpıyordu. “Nereye gidiyoruz?” diye sordu sonunda, sesi titrekti. Adem duraksamadan cevap verdi: “Dağın ötesinde bir köy var, orada bir dostum yaşıyor. İsmail Hoca. İlim ehli, adil bir adam. Bize yardım eder.” Selin başını salladı, ama içindeki endişe dinmiyordu. Halil’in öfkesi, köyün dedikoduları ve bilinmez bir gelecek onu korkutuyordu.
Yol boyunca Adem, Selin’e ormandaki işaretleri öğretti; hangi ağacın gövdesindeki yosun yönü gösterir, hangi kuşun ötüşü tehlikeyi haber verir. Selin, Adem’in bilgeliğine ve sakinliğine hayran kalmıştı. Bu adam, köyün deli dediği oduncu, sanki bir dağ gibi sağlam, bir nehir gibi berraktı. Gece yarısını geçtiğinde, bir mağaranın önünde durdular. Adem, “Burada dinlenelim, şafakta devam ederiz,” dedi. Mağaranın içinde küçük bir ateş yaktılar. Selin, seccadesini serip dua etmeye başladı. Adem uzaktan onu izledi, saygıyla sessiz kaldı. Selin’in dudaklarından dökülen dualar, mağaranın taş duvarlarında yankılanıyordu. O an Adem, bu kadının ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha anladı. Hayat ona zulmetmiş, ama ruhu hâlâ dimdik ayaktaydı.
Şafak sökerken yola devam ettiler. Ancak ormanın sessizliğini bozan bir ses, Adem’in dikkatini çekti. Uzaktan gelen at nalı sesleri ve erkek sesleri. Halil peşlerindeydi. Adem, Selin’e “Saklan,” diye fısıldadı ve onu bir kayanın ardına gizledi. Kendisi ise baltasını eline aldı, sırtını bir çam ağacına yasladı. Halil ve yanındaki üç adam, ellerinde sopalar ve bir tüfekle göründüler. Halil’in gözleri kinle doluydu. “Oduncu!” diye bağırdı. “Karımı nereye sakladın? Onu alacağım, seni de bu ormana gömeceğim!”
Adem soğukkanlılıkla cevap verdi: “Halil, bu kadına yaptıkların yetmedi mi? Onu satacak kadar alçaldın, şimdi de kan mı dökeceksin?” Halil’in yanındaki adamlardan biri, “Haddini bil Adem, bu bizim aile meselemiz!” diye bağırdı. Ama Adem’in duruşu, gözlerindeki kararlılık onları tereddüde düşürdü. Halil tüfeği doğrulttu, ama eli titriyordu. Adem bir adım öne çıktı, “Beni vuracaksan vur, ama Selin’e bir daha dokunursan, bu orman seni yutar,” dedi. Sesi öyle güçlüydü ki, Halil’in adamları bir an geri çekildi.
Tam o sırada, ormanın içinden başka bir ses yankılandı. “Durun!” İsmail Hoca, elinde asasıyla çıkageldi. Yanında iki genç adam vardı, muhtemelen köyden tanıdıkları. İsmail Hoca, yaşlı ama heybetli bir adamdı. Sakalı ak, gözleri keskin, sesi otoriterdi. “Halil, bu yaptığın ne dinimize sığar ne insanlığa. Bir kadını mal gibi satmak, hele ki ona zulmetmek, Allah’ın gazabını üzerine çeker.” Halil öfkeyle hırladı, ama İsmail Hoca’nın varlığı onu sindirmişti. Köyde herkes Hoca’nın sözünü dinlerdi, çünkü onun adaleti ve bilgisi tartışılmazdı.
İsmail Hoca, Adem’e dönerek, “Oğlum, sen bu kadına sahip çıkarak insanlık yaptın. Şimdi bu meseleyi çözelim,” dedi. Halil’e sert bir bakış attı: “Selin artık senin karın değil. Onu boşayacaksın. Ve bu köyde bir daha onun adını ağzına almayacaksın.” Halil’in adamları, Hoca’nın otoritesine boyun eğdi, ama Halil direnmeye çalıştı. “Bu namus meselesi!” diye bağırdı. İsmail Hoca sakin ama kararlı bir şekilde cevap verdi: “Namus, bir kadını zincire vurmak değildir. Namus, adaletle davranmaktır. Sen bu kadına zulmettin, şimdi bedelini ödeyeceksin.”
Hoca’nın sözleri, Halil’in öfkesini kırsa da, onu çaresiz bıraktı. Adamları birer birer geri çekildi. Halil, son bir kez Adem’e bakarak, “Bu iş burada bitmez,” dedi ve tüfeğini indirip atına binerek uzaklaştı. İsmail Hoca, Selin’i kayanın ardından çağırdı. Selin titreyerek ortaya çıktı, gözleri yaşlı ama kararlıydı. Hoca, ona şefkatle bakarak, “Kızım, korkma. Artık yeni bir hayatın var. Adem seni korudu, biz de seni yalnız bırakmayacağız,” dedi.
Adem ve Selin, İsmail Hoca’nın köyüne doğru yola çıktılar. Hoca’nın köyü, dağın eteğinde, küçük ama huzurlu bir yerdi. İnsanlar burada birbirine saygılı, adaletliydi. Selin, Hoca’nın evinde misafir oldu. Adem ise köyün dışında, ormana yakın bir kulübe yapmaya başladı. Selin’e, “İstediğin zaman kendi yoluna gidersin, ama burada güvendesin,” dedi. Selin, ilk defa birinin ona özgürlük vadettiğini hissetti. Yüreğindeki ağırlık yavaş yavaş hafifliyordu.
Günler geçti, Selin köyde yeni bir hayat kurmaya başladı. İsmail Hoca’nın eşi Fatma Ana, ona dikiş öğretti. Köyün çocuklarına hikâyeler anlattı, onlara okuma yazma öğretmeye başladı. Selin, çocukları gördükçe içindeki anne olma özlemini başka bir şekilde dindirdi. Onlar onun çocuğu olmasa da, her birine sevgiyle sarıldı. Adem ise ormanda çalışmaya devam etti, ama her akşam köye döndüğünde Selin’le kısa sohbetler ederdi. İkisi arasında sessiz bir bağ oluşuyordu. Ne Adem ne Selin bu bağı adlandırmaya cesaret edemedi, ama birbirlerinin varlığı onlara huzur veriyordu.
Bir gün, İsmail Hoca Adem’i kenara çekti. “Oğlum,” dedi, “Sen bu kadına kol kanat gerdin. Ama kalbinde ne var, onu da söyle. Selin’in yaraları derin, ama senin gözlerinde ona iyi gelebilecek bir sevgi görüyorum.” Adem utandı, başını eğdi. “Hoca’m, ben ona zarar vermekten korkarım. O zaten çok çekti.” Hoca gülümsedi, “Sevgi zarar vermez oğlum, yeter ki temiz olsun.”
O akşam, Adem cesaretini topladı ve Selin’le konuşmaya karar verdi. Kulübenin önünde, ay ışığı altında, “Selin,” dedi, “Ben zengin değilim, büyük laflar da edemem. Ama bu hayatta sana hep saygı duyarım, seni hep korurum. Eğer istersen, bu yolda birlikte yürüyelim.” Selin’in gözleri doldu. İlk defa biri ona bir mal gibi değil, bir insan olarak bakıyordu. “Adem,” dedi, “Seninle geçirdiğim her an zaten bunu söylüyordu. Ama bırak, biraz zaman geçsin. Yüreğim hazır olduğunda, ben sana gelirim.”
Aradan aylar geçti. Selin, köyde kendine bir yer edindi. Halil’in köyünden dedikodular geliyordu; Halil başka bir evlilik yapmış, ama huzursuzluğu bitmemişti. Selin ise artık o eski çaresiz kadın değildi. Bir gün, Adem’in kulübesine gitti. Elinde annesinin seccadesi vardı. “Adem,” dedi, “Bu seccade annemin bana yadigârı. Onun duası hep benimleydi. Şimdi ben de bir dua etmek istiyorum. Seninle bir yuva kuralım. Çocuklarımız olmasa da, birbirimize aile olalım.”
Adem’in gözleri parladı. Elbette, çocukları olmayabilirdi, ama Selin’in kalbi, onun en büyük hazinesiydi. İsmail Hoca’nın huzurunda, sade bir törenle evlendiler. Köy, bu iki yaralı ruhun birleşmesini sevinçle karşıladı. Selin ve Adem, ormanın kenarında, küçük kulübelerinde, sevgiyle ve huzurla bir hayat kurdular. Belki çocuk sesleri evlerini doldurmadı, ama birbirlerine duydukları sevgi, o kulübeyi bir yuvaya dönüştürdü.
Ve o köyde, yıllar sonra bile anlatılan bir hikâye oldu: Oduncu Adem’in, bir kadının zincirlerini kırdığı ve ona yeniden hayat verdiği hikâye.