
Ekranda tanıdık görüntüler belirdi. Gümüş renkli sedan… Bariyerler… Ambulans ışıkları… Ve sonra…
Kendimi gördüm.
Yol kenarında diz çökmüş hâlim, yaşlı bir kadının omuzlarına battaniye örterken… Yüzüm netti. Saklanacak hiçbir şey yoktu.
Buse’nin elindeki tabak yere düştü.
“Baba… bu sen misin?”
Cevap veremedim. Boğazım düğümlenmişti.
Spiker devam etti:
“Görgü tanıklarının ifadesine göre, birçok araç durmadan geçerken Levent Aydın isimli bir vatandaş tereddüt etmeden yardım etti. Sağlık ekipleri gelene kadar yaralı kadının yanında kalarak hayatta kalmasını sağladı.”
Annemin neden bağırdığını o an anladım.
Telefonum titremeye başladı. Annem, kardeşim, bilinmeyen numaralar… Hepsini susturdum. Ekrandan gözümü ayıramıyordum.
Spiker kısa bir duraksamadan sonra konuşmasını sürdürdü:
“Ancak kazada kurtarılan 68 yaşındaki Nermin Kaya’nın da dikkat çekici bir geçmişi olduğu ortaya çıktı.”
Ekranda yaşlı kadının bir fotoğrafı belirdi. Sade giyimli, gözlerinde derin bir yorgunluk ama aynı zamanda huzur vardı.
“Nermin Kaya, yıllar boyunca çeşitli yardım kuruluşlarında gönüllü olarak çalışmış, kriz anlarında insanlara destek olmuş, bunu hiçbir zaman duyurmayı tercih etmemiş bir isim. Bugün yaptığı açıklamada, ‘Hayatım boyunca başkalarına tutunacak bir el olmaya çalıştım. Bu kez biri benim elimden tuttu’ dedi.”
Buse yavaşça yanıma geldi.
“Baba,” dedi fısıldayarak, “sen onu tanıyor muydun?”
Başımı salladım.
“Hayır. Ama o an tanımam gerekmiyordu.”
Ertesi sabah her şey farklıydı. İş yerim izin almamı önerdi. Sosyal medyada görüntüler yayılmıştı ama ben hiçbirine bakmadım. Asıl önemli olan, öğleden sonra kapının çalmasıydı.
Kapıyı açtığımda karşımda Nermin Hanım vardı.
Beni görünce bastonunu kenara bıraktı ve iki eliyle ellerimi tuttu.
“O gün,” dedi, “kim olduğumu bilmiyordun. Ben de senin kim olduğunu bilmiyordum. Ama bu yeterliydi.”
İçeri buyur ettim. Buse sessizce bizi izliyordu.
Nermin Hanım çantasından eski, yıpranmış bir defter çıkardı. Sayfaları sararmıştı.
“Bunu yıllardır yanımda taşırım,” dedi. “Bana dokunan, bana güç veren anları yazarım. Büyük şeyler değil… Küçük ama yön değiştiren anlar.”
Son sayfayı açtı. Boştu.
“Bu sayfa,” dedi yavaşça, “bugüne kadar dolmadı. Çünkü bazı anlar yazılmaktan çok yaşanır.”
Defteri kapattı.
“Sen o gün durdun,” dedi. “Herkesin acele ettiği bir yerde durmayı seçtin. İnsan bazen bir hayat kurtardığını sanır… ama aslında kendi insanlığını kurtarır.”
Gözlerim doldu. Buse’nin de.
O akşam balkona çıktık. Şehir yine aynıydı. Arabalar geçiyor, ışıklar yanıp sönüyordu.
“Baba,” dedi Buse, “annem de böyle biri miydi?”
Derin bir nefes aldım.
“Evet,” dedim. “O da dururdu.”
Buse başını omzuma yasladı.
“Ben de duracağım,” dedi.
Aşağıda bir araba hızla geçti. Sonra bir diğeri. Hiçbiri durmadı.
Ama artık biliyordum.
Bazen hayat, kahramanlık istemez.
Sadece frene basacak kadar insan olmanı ister.