
“Bak sana, işe yaramaz sakat! Bir yargıcın senin gibi felçli, bitkisel hayata girmiş birinin torunumu büyütmesine izin vereceğini mi sanıyorsun? Kendini bile silemiyorsun, bir bebeğe bakmayı bırak!”
Kayınvalidesi mahkeme salonunun ortasında ona bağırıyordu. O ve kocası, kazadan sonra çocuğunu elinden almak için plan yapmışlardı. Ama bilmiyorlardı ki o, yatakta yenilgiyi kabullenmiş gibi yatarken, onları sonsuza dek yok edecek kadar kanıt toplamıştı.
Kaza sabahı bir trajedi gibi değil, bir kaçış gibiydi.
Gökyüzü günlerdir süren fırtına tehdidiyle ağırlaşmıştı. Evdeki hava ise daha da boğucuydu. Kadın mutfakta durmuş, titreyen elleriyle altı aylık bebeğinin tulumunun çıtçıtlarını iliklemeye çalışıyordu. Üç gecedir uyumamıştı. Bebek diş çıkarıyor, keskin ve bitmeyen ağlaması sinirlerini parçalayıp duruyordu. Ama bu yorgunluk sadece bebekten kaynaklanmıyordu. Kayınvalidesinin varlığı her şeyi daha da zorlaştırıyordu.
Kayınvalidesi mutfak tezgâhında oturmuş, bir duruşmaya başkanlık eder gibi ciddi bir tavırla bitki çayını yudumluyordu.
“Beceremiyorsun,” dedi yumuşak ama zehirli bir sesle.
“Kendine bak. Ellerin titriyor. Bir annenin sabit ellere ihtiyacı vardır. Onu düşürürsen kırılır. Bebekler kırılır.”
Kadın derin bir nefes aldı. Evde ısrarla kullanılan ağır kokulu deterjan artık midesini bulandırıyordu.
“Onu düşürmeyeceğim. Sadece yorgunum.”
“Yorgun mu?” diye alay etti kayınvalidesi.
“Bizim neslimiz yorgun olmazdı. Şikâyet etmeden çocuk büyütürdük. Oğlum sabah erkenden işe gidecek. Uykusuz kalmasını mı istiyorsun?”
“Sadece iki uyumak istemiştim,” diye fısıldadı.
Kocası mutfağa girdi. Annesini öptü, karısına ise bakmadan kravatını düzeltti.
“Annem sadece yardım etmeye çalışıyor,” dedi.
“Üç çocuk büyüttü. Ne yaptığını biliyor.”
“Ben onun çocuklarından biri değilim,” diye patladı kadın.
“Ben bu çocuğun annesiyim.”
Kayınvalide ayağa kalktı. Uzun, heybetli bir kadındı. Saçları sertçe şekillendirilmişti.
“Belki daha iyi bir anne olsaydın çocuk bu kadar huzursuz olmazdı. Sütün bile yeterince iyi değildir. Çok streslisin.”
Bu son cümleydi.
Kadın çantasını aldı, anahtarlarını kaptı.
“Biraz hava almaya çıkıyoruz,” dedi.
“Bebek arabada uyuyor.”
Uyarıları dinlemeden çıktı.
Bebeğini arabaya bağladı. Ağlıyordu.
“Şşş… annen yanında,” diye fısıldadı.
Aracı çalıştırırken, evin penceresinden kendisini izleyen soğuk bakışları gördü.
Yolculuk amaçsızdı. Şehrin dışına doğru sürdü. Motor sesi bebeği sakinleştirdi. Sessizlik gelince kadın ağlamaya başladı.
Daha güçlü olmalıyım, diye düşündü.
Kavşağa girdi. Işık yeşildi. Yağmur asfaltı kayganlaştırmıştı.
Kamyonu önce duydu. Sonra gördü.
Zaman yavaşlamadı, parçalandı.
Direksiyonu içgüdüyle çevirerek darbeyi kendi tarafına aldı.
Metal çığlık attı. Camlar paramparça oldu. Dünya döndü.
Araç durdu.
Arkasını kontrol etmeye çalıştı.
“Bebeğim?” diye fısıldadı.
Arka koltuk sağlamdı. Bebek ağlıyordu. Hayattaydı.
Bacaklarını hareket ettirmeye çalıştı. Komut verdi.
Hiçbir şey olmadı.
Belinde beyaz bir boşluk vardı.
Siren sesleriyle bilinci kapandı.devamı..