
— Sadece bebek mamasını geçseniz olur mu? — diye fısıldadım kasiyere; o da sanki yok olmak ister gibi duruyordu.
Ve o zaman duydum.
Alçak, sakin ama çok net bir ses.
— Hanımefendi. Siz — bebekle.
Arkamı döndüm.
Koyu bir pardösü giymiş uzun bir adam duruyordu. Gözleri yorgundu ama sıcak, anlayan bir bakışı vardı. Elinde dolu bir alışveriş sepeti tutuyordu.
— Terminali çekin lütfen — dedi kasiyere. — Hepsini ben ödüyorum.
— Ama… — diye mırıldandım, yüzüm yanıyordu. — Yapamam… hiç gerek yok…
— Siz kimseden yardım istemediniz. — Adam hafifçe gülümsedi. — Ben istiyorum. Bu minik bugün sadece endişe değil, biraz da yemek yesin.
Sıra bir anda sessizleşti. Az önce bana taş atar gibi sözler savuran insanlar şimdi yere bakıyordu. Kasiyer titreyen elleriyle ürünleri geçirdi.
— Teşekkür ederim — diyebildim zorla. — Size nasıl karşılık vereceğimi bilmiyorum.
Adam başını salladı.
— Eğer hepimiz ihtiyaç duyan birine minicik bir iyilik yapsak, dünya çok daha az soğuk bir yer olurdu. Hepsi bu.
Sonra Lily’ye baktı; Lily yeniden sakinleşmiş, göğsüme yaslanmış uyuyordu.
— Çok güzel bir kız. Güçlü olmanız için güzel bir sebep.
Sonra tekrar gülümsedi, başını eğdi ve yürüyüp gitti.
Ben ise olduğum yerde kaldım; ellerimdeki titreme bu kez korkudan değil, büyük bir rahatlamadandı.
Çünkü o uzun sırada tamamen yalnız olduğumu sansam da, insanlar kartı terminalden daha hızlı yargılasalar da, bir yabancının uzattığı tek bir el bana çok önemli bir şeyi hatırlattı:
Ardında duran herkes seni küçümsemek için durmaz. Bazen seni ayağa kaldırmak için durur.
O akşam Lily’yi uyuturken aylar sonra ilk kez içimden bir ses dedi ki:
Biz başaracağız.
Ve ben aslında hiç de yalnız değilim.