Gerçekten Ayşe’ye benziyordu. Ama tam olarak o değildi.
Kadın bize döndü. Gözleri doluydu. Bir an konuşamadık. Sanki zaman durmuştu.
“Ben…” dedi kadın, sesi titriyordu. “Sizi tanıyorum.”
Geri çekildim. “Kimsiniz siz?”
Kadın derin bir nefes aldı. “Ben Ayşe’nin kardeşiyim.”
Şaşkınlıkla baktım. “Ama… Ayşe’nin kardeşi yoktu.”
Kadın başını eğdi. “Size öyle söylendi. Çünkü yıllar önce ailemiz dağıldı. Biz ayrı büyüdük. Onu yıllardır arıyordum… ama geç kaldım.”
Sözleri beynimde yankılandı. “Bu… bu nasıl mümkün olabilir?”
“Elimde kanıt var,” dedi. Çantasından eski bir fotoğraf çıkardı. İki küçük kız… biri Ayşe’ydi. Diğeri ise karşımdaki kadının genç hali.
Elim titreyerek fotoğrafı aldım. Gerçekti.
“Elif beni görünce ona benzediğimi fark etti,” dedi kadın yavaşça. “Koşup bana sarıldı… ‘Anne’ dedi. Ben de ne yapacağımı bilemedim.”
Elif bana baktı. “Baba… anneme çok benziyor…”
Dizlerimin üzerine çöktüm. Gözlerim dolmuştu. Gerçek ile hayal birbirine karışmıştı. Ayşe geri dönmemişti… ama ondan bir parça, bir iz, bir yansıma karşımdaydı.
Kadın sessizce yaklaştı. “Adım Zeynep,” dedi. “Eğer izin verirseniz… onun hakkında konuşmak isterim.”
Uzun süre sustum. İçimde bir savaş vardı. Acı, öfke, şaşkınlık… ama en çok da özlem.
Sonra Elif’e baktım. Gözlerinde korku değil, umut vardı.
Yavaşça ayağa kalktım.
“Gel,” dedim. “Oturup konuşalım.”
O gün, denizin kenarında üç kişi oturduk. Ayşe’nin çocukluğunu, geçmişini, bilmediğim yönlerini öğrendim. Eksik parçalar yavaş yavaş yerine oturuyordu.
Ayşe geri dönmemişti.
Ama onun hikâyesi, sandığımdan çok daha büyüktü.
Ve belki de ilk kez… acım biraz olsun hafiflemişti.