
“İkiz olduklarını öğrenince,” diye devam etti Fatma, “doktor ‘biri yaşayamaz’ dedi. Ben yalvardım. İkisini de kurtardılar. Ama parasızdım, kimsesizdim. Senin evinde büyüdüler. Gündüzleri bodrum katındaki küçük odada sakladım, gece sen uyuyunca yukarı çıkarıp yemek yedirdim. Okula yazdıramadım, kimlikleri yok. Adını bile koyamadım doğru dürüst; biri Mert, öbürü Emir… İkisi de senin adının baş harflerinden.”Mehmet yere çömeldi, çocuklar ona merakla bakıyordu. Mert (ya da Emir, hangisi olduğunu anlamadı) elindeki kırmızı arabayı uzattı. Mehmet arabayı aldı, avucunda sıktı. Gözleri yanmaya başladı.“Niçin söylemedin?” diye sordu, sesi çatallı.“Ne diyecektim ki? ‘Çocuklarınız oldu, Mehmet Bey, tebrikler’ mi? Ayşe Hanım öğrenirse beni kapı dışarı eder, çocukları da alır, bir daha göremezdim. Zaten… zaten senin için bir hataydık biz. Ben de kendimi öyle hissettim uzun zaman.”Mehmet başını ellerinin arasına aldı. Malikanesinin salonunda, kristal avizelerin altında, hayatının en büyük yalanını yaşıyordu. Sekiz yıl boyunca aynı çatı altında, kendi kanından iki çocuğu bodrum katında saklanmış, hizmetçisinin korkusuyla büyümüşlerdi.Bir süre sessizlik oldu. Sadece oyuncak arabaların tekerlek sesi.Sonra Mehmet ayağa kalktı, kararlı bir hareketle ceketini çıkardı, yere koydu. Çocukların önüne diz çöktü.“Mert… Emir…” dedi, sesi titreyerek. “Baba geldiyse… hoş geldin diyebilir misiniz?”İkizler birbirine baktı. Sonra Mert (ya da Emir) çekingen bir gülümsemeyle başını salladı. Öbürü de hemen ardından. Küçücük kollarını uzattılar.Fatma ağlıyordu artık açık açık. Mehmet çocukları kucağına aldı; sekiz yıldır ilk kez. İkisinin de saçları aynı kokuyordu; çocukluk kokusu. Kendi çocukluğu.O akşam Ayşe hâlâ şehir dışındaydı. Mehmet, Fatma’yı karşısına oturttu, uzun uzun konuştu. Avukatını aradı, nüfus müdürlüğünü, okulu, her şeyi ayarlayacağını söyledi. “Artık bodrum katında değil,” dedi. “Bu ev onların da evi. Sen de… sen de artık hizmetçi değilsin. İstersen git, istersen kal; ama çocuklarımın annesi olarak kal.”Fatma önce inanmadı. Sonra Mehmet’in gözlerindeki kararlılığı gördü; o gözler ki çocuklarının aynısıydı.Bir hafta sonra Ayşe eve döndüğünde, kapıda iki sarışın çocuk ve Fatma onu bekliyordu. Mehmet derin bir nefes aldı, karısının elini tuttu ve her şeyi anlattı. Ayşe önce dondu, sonra gözyaşlarıyla çocuklara sarıldı. “Bizim olmuşlar artık,” dedi. “Kimsenin suçu değil, kaderiymiş.”İkizler o günden sonra malikanenin koridorlarında özgürce koştu. Mert oyuncak arabalarını artık bodruma değil, Mehmet’in çalışma odasına götürüyordu. Emir ise babasının kucağında uyuyakalıyordu akşamları.Fatma bir süre “hâlâ hizmetçi” gibi davranmaya çalıştı, ama Ayşe bir gün elinden tepsiyi aldı:
“Artık kızım gibisin. Otur, çay iç benimle.”Bir yıl sonra bahçede doğum günü kutlanıyordu. İkizler dokuz yaşına basmıştı. Pasta üzerindeki dokuz mumun ışığında dört yetişkin ve iki çocuk aynı karede gülümsüyordu: Mehmet, Ayşe, Fatma ve çocuklarının dedesi olmuş yaşlı bir adam (Fatma’nın babası, nihayet İstanbul’a gelebilmişti).Mehmet pastayı keserken çocuklara fısıldadı:
“Artık hiçbir şey saklı değil. Hepiniz benim en büyük servetimsiniz.”Ve o gece, malikanenin bütün ışıkları açık kaldı. Bodrum katındaki küçük oda çoktan boşaltılmış, oyuncaklarla dolu bir çocuk odasına dönüştürülmüştü.Çünkü bazı sırlar ortaya çıktığında,
asıl hikâye o zaman başlar.