İkinci ayın sonunda, holdingin nakit akışı tamamen tıkandı. Tedarikçilere ödeme yapamaz hale geldiler. Cem’in yeni "müstakbel" eşinin ailesi, holdingin mali durumundaki dalgalanmaları fark edince geri adım atmaya başladı. Siyaset, güç üzerine kuruludur ve zayıflık kokusu alındığında herkes gemiyi ilk terk eden olur.
Bir sabah Sevgi odaya girdi. "Efendim, beklediğimiz hamle geldi. Nermin Hanım ve Cem Bey, tüm bankalardan gelen haciz baskısıyla köşeye sıkıştılar. Borçların tek bir elde toplandığını öğrendiler ama o elin kime ait olduğunu hâlâ bilmiyorlar. Bugün tüm alacaklılar adına onlarla bir görüşme talep ettik."
"Görüşme nerede?"
"Sizin çatı katınızda değil, doğrudan onların genel merkezinde. Ama sizin gelmeyeceğinizi, sadece temsilcinizin orada olacağını sanıyorlar."
Gülümsedim. "Hayır, Sevgi. Bu kez maskeyi ben indireceğim. Ama önce Ali’nin mamasını hazırlamam lazım."
O gün, tam üç ay dolmuştu. Hastane odasından çıkışımın üzerinden doksan gün geçmişti. Nermin Hanım’ın o beyaz, kusursuz takım elbisesiyle hayatımı mahvetmeye çalıştığı günün yıl dönümü gibiydi sanki.
Üzerime koyu gri, keskin hatlı bir ceket giydim. Saçlarımı sıkıca arkadan topladım. Hiçbir mücevher takmadım; en büyük mücevherim, kucağımda taşıyacağım oğlumdu. Ali’yi kanguruyla göğsüme bağladım. O artık sadece benim değil, bu operasyonun da sessiz ortağıydı.
Holding binasına girdiğimde güvenlik beni durdurmaya çalıştı ama avukatlarımızın sunduğu yetki belgelerini görünce geri çekildiler. Asansörle en üst kata, Cem’in babasından devraldığı o şatafatlı ofise çıktık. Kapıdaki sekreter şaşkınlıktan donup kalmıştı.
Kapıyı vurmadan açtım.
İçeride kaos hâkimdi. Cem, masasının başında saçlarını çekiştiriyor; Nermin Hanım ise elindeki kâğıtları inceliyordu. Karşılarında oturan avukatlar ve finansçılar çaresizce başlarını sallıyorlardı.
"Neler oluyor burada?" diye bağırdı Cem, kapının açılmasıyla başını kaldırarak. "Siz de kimsiniz? Burası özel bir toplantı..."
Cümlesini tamamlayamadı. Gözleri önce bana, sonra göğsümdeki bebeğe takıldı. Yüzündeki kan çekildi. Nermin Hanım ise oturduğu yerden yavaşça ayağa kalktı. Şaşkınlığını gizlemeye çalışsa da ellerinin titrediğini görebiliyordum.
"Sen..." dedi Nermin Hanım. "Senin burada ne işin var? Güvenliği çağırın!"
"Güvenlik artık benim için çalışıyor, Nermin Hanım," dedim sakince. Masanın tam karşısına geçtim ve boş sandalyelerden birine oturdum. Ali kıpırdandı, saçlarını okşadım. "Ziyarete geleceğimi söylemiştim. Üç ay oldu. Tam zamanında."
Cem alaycı bir şekilde güldü ama bu gülüşte bir korku vardı. "Ne saçmalıyorsun sen? Hangi hakla buraya gelip böyle konuşursun? 250 bin lirayı alıp gitmen gerekiyordu. O para bitti mi de dilenmeye geldin?"
"Cem," dedim buz gibi bir sesle. "O 250 bin liralık çek şu an evimde çerçeveli duruyor. O paraya hiç dokunmadım. Ama senin holdinginin son iki aydır piyasadan topladığı o 800 milyon dolarlık borç paketine dokundum. Hatta hepsini satın aldım."
Nermin Hanım’ın elindeki kâğıtlar yere düştü. "Ne diyorsun sen? Sen kimsin ki?"
"Ben, 'geçici bir heves' dediğiniz kadının gerçek yüzüyüm," dedim. "Sizin 'işe yaramaz bir yük' olarak gördüğünüz bu çocuk, şu an bu binanın, bindiğiniz arabaların ve o çok güvendiğiniz soyadınızın üzerindeki tüm hakların yasal varisidir. Çünkü babasının imzaladığı o feragatname, borçları satın aldığım andan itibaren hükümsüz bir kağıt parçasına dönüştü."
Cem öfkeyle üzerime yürümeye kalktı ama Sevgi ve arkasındaki korumalar hemen önünde set kurdu.
"İmkanız bu!" dedi Cem bağırarak. "Sen sadece bir kütüphaneciydin, bir hiçtin!"
"Ben, üç yıl önce teknoloji dünyasında milyar dolarlık çıkış yapan o şirketin kurucusuyum, Cem. Seninle tanıştığımda gerçek bir insan arıyordum, bir unvan değil. Ama sen unvanı seçtin. Şimdi o unvan da elimde."
Nermin Hanım bir sandalyeye çöktü. "Ne istiyorsun bizden?"
Yavaşça ayağa kalktım. Ali’nin başını göğsüme bastırdım. "Hiçbir şey istemiyorum. Zaten her şeyinize sahibim. Bugün buraya sadece bir bildirimde bulunmaya geldim. Holdingin iflasını istemeyeceğim. Bunun yerine yönetimine el koyuyorum. Cem, senin o meşhur genel müdürlük koltuğun artık yok. Yarın sabah eşyalarını topla."
Cem’in gözlerinde ilk kez gerçek bir pişmanlık değil, tam bir yıkım gördüm. "Bunu yapamazsın... Evleneceğim aileye ne diyeceğim?"
"Onlar zaten borçları öğrendikleri an anlaşmayı iptal ettiler, Cem. Siyasetçiler batık bir gemiye binmezler," dedim kapıya yönelirken.
Nermin Hanım arkamdan seslendi, sesi bu kez hastanedeki gibi soğuk değil, yalvarırcaydı. "Bebeği... Bebeği görebilir miyim? O benim torunum..."
Duraksadım ama arkama bakmadım. "Hastanede 'soyadımıza uygun değil' demiştiniz. Haklıydınız. O benim soyadımı taşıyacak. Sizinkini değil."
Binadan çıktığımda güneş batıyordu. Ali kucağımda derin bir uykuya dalmıştı. Arabaya bindiğimizde Sevgi yan koltuğa oturdu.
"Sıradaki hamle nedir efendim?" diye sordu.
"Holdingin tüm varlıklarını tasfiye et," dedim İstanbul trafiğini izlerken. "Sadece bir kısmını sakla. Ali’nin geleceği için kuracağımız vakıf için. Kalan her şeyi, terk edilmiş anneler ve çocuklar için kuracağımız o rehabilitasyon merkezlerine bağışla."
"Peki Cem ve annesi?"
"Onlara dokunma," dedim. "Onlara en büyük cezayı zaten verdim. Eskiden sahip oldukları her şeyi dışarıdan izlemek zorunda kalacaklar. 250 bin liralık o çekle hayatlarını kurmaya çalışabilirler... Tabii eğer o çeki onlara geri verirsem."
Arabamız sessizce ilerlerken, dikiz aynasından geride kalan devasa holding binasına baktım. Bir zamanlar beni ezeceğini sanan o dev gölge, şimdi batan güneşin altında küçücük kalmıştı. Ali huzurla nefes alıyordu. Artık hem onun hem de benim için yepyeni bir dünya başlıyordu ve bu dünyada sadece "gerçekler" yer bulacaktı.