“Yemek yiyeceksiniz,” dedi kararlı bir sesle. “Hem de benimle.”
“Olmaz, kovarlar bizi,” dedi Tuna.
“Kimse sizi kovamaz,” diye karşılık verdi Meral, gözleri restoran müdürünü ararken.
Müdür yaklaştı, yüzünde yapmacık bir gülümseme vardı.
“Hanımefendi, bir sorun mu var?”
“Hayır,” dedi Meral net bir tonla. “Misafirlerim var. Lütfen onlar için de menü getirin.”
Adam tereddüt etti ama Meral’in bakışları kararlılıkla doluydu. Başını eğip uzaklaştı.
Çocuklar masaya oturduklarında, önlerindeki beyaz örtüye dokunmaya çekiniyorlardı. Tabaklar geldiğinde ise sanki bir mücevher sergisine bakıyor gibiydiler.
“Yavaş yiyin,” dedi Meral. “Kimse yemeğinizi almayacak.”
Oğuz ilk lokmayı aldığında gözleri doldu. Tuna da ağlamamak için dudağını ısırıyordu.
Yemek boyunca Meral onların her hareketini izledi. Nasıl çatal tuttuklarını, arada birbirlerine bakarak gülümsediklerini… Kayıp oğulları Efe ve Kerem’in aynısıydılar. Aynı yaşta… aynı saç çizgisi… hatta Kerem’in kaşının yanındaki iz bile birebir aynı yerdeydi.
Altı yıl önce, yazlık eve giderlerken geçirdikleri kazayı düşündü. Kırılan camları, devrilen aracı, gözlerini açtığında oğullarının sesini duyamamasını…
Kalbi yeniden paramparça oldu.
Yemek bitince çocuklar utangaçça ayağa kalktı.
“Teşekkür ederiz,” dedi Oğuz. “Artık gidebiliriz.”
“Hayır,” dedi Meral yumuşak ama kararlı bir sesle. “Bu gece benimle kalacaksınız.”
İkisi birden irkildi.
“Hayır, olmaz,” dedi Tuna. “Yabancıyız.”
Meral çantasından cüzdanını çıkardı, ama para uzatmadı. Onların göz hizasına eğildi.
“Benim iki oğlum vardı,” dedi. “Onları altı yıl önce kaybettim. Siz… siz onlara çok benziyorsunuz. Sadece bu gece, olur mu? Sonra isterseniz yine gidersiniz.”
Çocuklar birbirlerine baktılar. Oğuz’un gözleri doluydu.
“Bir gece…” dedi sonunda.
Meral onları arabasına bindirdiğinde elleri titriyordu. Evin yolunu altı yıldır hiç kimseyle paylaşmamıştı.
Evin kapısını açtığında, içerideki sessizlik sanki yıllardır kimseyi bekliyormuş gibiydi. Çocuklar içeri adım attıklarında gözleri büyüdü. Büyük salon, fotoğraflarla dolu duvarlar, ama hiçbir çocuk kahkahası yoktu.
“Burası çok büyük,” dedi Tuna.
“Eskiden daha da kalabalıktı,” diye mırıldandı Meral.
Onlara misafir odasını hazırladı. Yataklara temiz çarşaflar serdi, dolaptan yumuşak pijamalar çıkardı.
“Bunlar… bizim mi?” diye sordu Oğuz.
“Bu gece için evet,” dedi Meral gülümseyerek.
Çocuklar banyoya girince Meral salonda tek başına kaldı. Duvarlardaki fotoğraflara baktı. Efe ve Kerem… On yaşındayken çekilmiş bir kare… gözleri doldu.
Kapı aralandı. Tuna başını uzattı.
“Hanımefendi… şey… adınızı sormadık.”
“Meral,” dedi.
“Teşekkür ederiz Meral teyze.”
O gece Meral sabaha kadar uyuyamadı. Odalarının kapısını aralık bıraktı. Nefes alışlarını dinledi. Canlı olduklarına kendini ikna etmek ister gibi.
Ertesi sabah kahvaltı hazırladığında çocuklar mutfağa koşa koşa geldi. Kahkahaları evin duvarlarını doldurdu. Yıllar sonra ilk kez ev, gerçekten ev gibi hissettirdi.
“Okula gidiyor muydunuz?” diye sordu Meral.
“Hayır,” dedi Oğuz. “Sokakta yaşarken kimse almadı bizi.”
Meral’in içi sızladı.
“Bugünden sonra gideceksiniz,” dedi. “Söz.”
O gün onları giydirdi, ayakkabı aldı, saçlarını kestirdi. Aynaya baktıklarında çocukların yüzü aydınlandı.
“Artık insanlar bize bakmıyor,” dedi Tuna.
Ama mutluluk kısa sürdü.
Akşamüstü kapı çalındı.
Kapıyı açtığında karşısında orta yaşlı bir kadın ve yanında bir sosyal hizmet görevlisi vardı.
“Ben Hatice,” dedi kadın. “Bu çocuklar benim yeğenlerim. Onları arıyoruz.”
Oğuz ve Tuna bir anda Meral’in arkasına saklandı.
“Biz gitmek istemiyoruz,” diye fısıldadı Oğuz.
Hatice’nin yüzünde rahatsız bir ifade vardı.
“Onları bana vermeniz gerek,” dedi. “Yasal olarak sorumluluğumdaydılar.”
Meral boğazını temizledi.
“Altı ay önce onları evden kovduğunuz şikâyeti var,” dedi sosyal görevli. “Şu an güvenli ortamda olduklarını görüyoruz.”
Hatice’nin yüzü kızardı.
“Bakacak param yoktu.”
Meral bir adım öne çıktı.
“Onlar kalacak,” dedi sakin ama kararlı bir tonla. “Gerekirse her yolu denerim.”
Takip eden haftalar mahkeme, evraklar ve sosyal incelemelerle geçti. Meral çocuklara geçici koruyucu aile oldu. Her gün onları okula götürdü, ödevlerini yaptırdı, geceleri başlarında bekledi.
Bir akşam Oğuz defterini kapatıp sordu:
“Biz senin oğulların olabilir miyiz?”
Meral cevap veremedi. Sadece onları kucakladı.
Aylar sonra mahkeme kararı çıktı. Hatice çocuklardan tamamen vazgeçmişti.
Hakim, “Bu çocukların sizin yanınızda kalması onlar için en güvenli seçenek,” dedi.
Meral ağladı. Oğuz ve Tuna birbirlerine sarıldı.
O gün eve döndüklerinde Meral salonun ortasına çöktü. Duvara baktı. Altı yıl önce asılı kalan iki fotoğrafı indirdi.
Efe ve Kerem.
Fotoğrafları masaya koydu, yanlarına Oğuz ve Tuna’nın yeni okul fotoğraflarını yerleştirdi.
“Biliyorum,” diye fısıldadı. “Siz değilsiniz. Ama kalbim yine dolu.”
Oğuz yanağına dokundu.
“Biz senin çocukların olmak istiyoruz.”
Meral onları bağrına bastı.
O ev artık sessiz değildi.
O ev artık yas tutmuyordu.
Ve Meral, kaybettiklerinin yerine yenisini koymadığını…
hayatın ona ikinci bir şans verdiğini ilk kez gerçekten anladı.