
Polisler Orhan’ı götürürken, konağın duvarlarındaki tablolar sanki başka bir şey anlatıyordu artık—gizlenmiş sırların yerini aleniyet almıştı. Orhan merdivenlere son bir kez baktı; Kerem’le göz göze geldi. Çocuğun bakışında korku yoktu, yalnızca bir kararlılık vardı. Bu, Orhan’ın en çok canını acıtan şeydi.
Saatler sonra konak sessizdi. Zeynep, Elmas’a bir bardak çay uzattı. “Avukatla konuştum,” dedi. “İstersen burada kalmazsın. Sana yardım edeceğim.”
Elmas, çayın buharına baktı. “Teşekkür ederim,” dedi. “Ama önce bir şey yapmam gerek.”
Ertesi gün, Elmas karakola gitti, ifadesini verdi. Morluk fotoğraflandı, kelimeler kayda geçti. Her cümleyle omuzlarından bir yük indi. Kerem okuldan sonra onu bekledi. “Gözün geçecek mi?” diye sordu çekinerek.
“Elbette,” dedi Elmas gülümseyerek. “Ama bazı izler kalır. Onlar da bize doğruyu hatırlatır.”
Aylar sonra, Elmas küçük bir temizlik şirketinde işe başladı. Zeynep’in desteğiyle kendi ayakları üzerinde duruyordu. Kerem’i bazen parkta görüyordu; çocuk büyümüştü, sesi daha tok çıkıyordu. Orhan hakkında dava sonuçlanmış, konak satılmıştı. Mermerler başka ayaklar görüyordu artık.
Bir gün Kerem, Elmas’a bir resim getirdi. Bir ev çizmişti ama kapısı ardına kadar açıktı. “Bu bizim ev,” dedi.
Elmas resme baktı, sonra çocuğun gözlerine. “Evet,” dedi. “Kapısı açık olan evler en güvenli olanlardır.”
Güneş, İzmir’in üzerine yumuşakça inerken, Elmas başörtüsünü düzeltti. Morluk çoktan geçmişti. Yerinde, konuşmanın bıraktığı bir güç vardı. Ve o güç, sessizliği bir daha asla seçmeyeceğini fısıldıyordu.