Yanında çantalı bir avukatla doğrudan bahçe kapısından içeri girdi. İcra memurları şaşkınlık içinde işi durdurdu. Adam, Selim’in yanına bile bakmadan doğruca bana doğru yürüdü. Yüzündeki o çizgiler artık sefaletin değil, yaşanmışlığın ve gücün izleriydi. Derin bir nefes aldı ve o güne kadar kimsenin duymadığı, tok ve otoriter bir sesle konuştu:
"Siz bana her sabah sadece ekmek ve çorba vermediniz kızım," dedi. Sesi o kadar huzur verici ama bir o kadar da güçlüydü ki mahalledeki fısıltılar bıçak gibi kesildi. "Siz bana, bu kirli dünyada karşılıksız iyiliğin hâlâ nefes aldığını kanıtladınız. Ben, insanları test etmek için o fırının önünde aylardır bekleyen bir adam değilim. Ben, her şeyini kaybettikten sonra insanlıktan umudunu kesmiş ve o basamakta ölmeyi bekleyen bir adamdım. Ama senin o sıcak çorban, beni hayata ve insanlara yeniden bağladı."
Avukatına bir işaret yaptı. Avukat, elindeki deri çantayı bahçedeki masanın üzerine koydu ve kilidini açtı. İçi, ağzına kadar döviz demetleri ve birkaç tapu senediyle doluydu. İcra memurlarının elindeki dosyaları bir çırpıda alan avukat, "Tüm borçlar şu saniye itibarıyla kapatılmıştır. Ayrıca bu mülk üzerindeki tüm hacizler kaldırılmış, yan taraftaki iki dükkânın tapusu da müvekkilim tarafından bu aileye hibe edilmiştir," dedi.
Selim inanamayarak ayağa kalktı, mahalleli ise hayretler içinde birbirine bakıyordu. Yaşlı adam, elimi hafifçe sıktı. O soğuktan çatlamış eller gitmiş, yerine güven veren sıcak bir el gelmişti. "Adım İbrahim Sancaktar," dedi. "İş dünyası beni sertliğimle tanır ama ben senin nezaketine mağlup oldum. Şimdi bu çanta, senin o küçük taslarda sunduğun iyiliğin sadece küçük bir geri dönüşüdür."
O gün sadece evimiz kurtulmadı; bir insanın sessizce ektiği iyilik tohumlarının nasıl devasa bir çınara dönüşebileceğine tüm mahalle şahitlik etti. İbrahim Bey arabasına binerken son kez gülümsedi. Artık dilsiz değildi, çünkü dünya üzerinde en yüksek sesle konuşan şeyin para değil, sessizce yapılan bir iyilik olduğunu herkese kanıtlamıştı. O günden sonra fırın önündeki o taş basamak boş kaldı ama benim mutfağımda her sabah fazladan bir tas çorba hep pişmeye devam etti; olur ya, bir gün başka bir yaralı ruh o basamağa oturursa diye...