Ocak ayının o amansız ayazı, İstanbul’un binaları arasında uğuldayan bir canavar gibi dolaşıyordu. Gökyüzü kurşuni bir renge bürünmüş, lapa lapa yağan kar şehrin tüm kaosunu beyaz bir sessizliğe hapsetmişti. Ben, üzerimdeki kaşmir paltonun yakalarını kaldırmış, elimdeki sıcak kahve bardağına sıkıca tutunarak otoparka doğru yürüyordum. Hayatım; planlar, toplantılar ve rakamlar üzerine kuruluydu. O sabah da tek derdim, kar yüzünden kapanmak üzere olan yollara yakalanmadan önemli bir sunuma yetişmekti.
Tam otoparkın çıkışına yaklaşmıştım ki, o sarsıcı sesi duydum.
Metalik bir gürültü, ardından cam kırılma sesleri ve buzlu asfaltta kayan lastiklerin acı feryadı… Hemen köşedeki elektrik direğine çarpmış, gri renkli, sıradan bir binek araç gördüm. Ön kaputundan cılız bir duman yükseliyor, aracın ön tarafı çarpışmanın etkisiyle içeri doğru bükülmüş duruyordu.
Etrafta bir hareketlilik başladı. İnsanlar, ellerinde telefonlarla birer ikişer kaza mahalline toplanmaya başladı. Kimi "Vah vah" diyor, kimi o anı sosyal medyasında paylaşmak için en iyi açıyı arıyordu. Modern dünyanın o mesafeli merakı, trajedinin hemen yanında bitivermişti. Ben de kalabalığa doğru ilerlerken onu gördüm.
Yırtık pırtık, rengi kirden griye dönmüş bir parka giymiş; ayaklarında eski, ıslak botlarla yaşlı bir adam… Sokaklarda görmeye alışık olduğumuz, çoğumuzun bakışlarını kaçırdığı o "görünmez" insanlardan biriydi. Elinde kirli bir çuval vardı ama o çuvalı bir kenara fırlatmış, büyük bir telaşla aracın arka kapısına asılıyordu.
"Ne yapıyor bu?" diye fısıldadı yanımdaki şık giyimli bir adam. "Araca yardım etmek yerine bir şeyler mi kurcalıyor?"
İçimdeki önyargı, soğuk havadan daha hızlı bir şekilde düşüncelerimi sardı. Adam, titreyen elleriyle kapı kolunu zorluyor, olmayınca arka camın buğusunu elleriyle silip içeriye bakıyordu. Yüzündeki o aşırı heyecanı ve telaşı, bir suçluluk belirtisi olarak yorumladım o an. Cebimden telefonumu çıkardım. Parmaklarım soğuktan uyuşmuştu ama "doğru olanı yapma" isteğiyle polisi aradım.
"Polis imdat mı? Evet, bir kaza oldu… Acıbadem caddesi girişinde. Bir de durum var; yaşlı, dilenci kılıklı bir şahıs araca girmeye çalışıyor. Sanırım hırsızlık niyeti var, lütfen acele edin!"
Polisin gelmesini beklerken kalabalık daha da arttı. İnsanlar aracın etrafında bir çember oluşturmuştu ama kimse tehlike arz edebilir düşüncesiyle yaklaşmıyordu. Herkes izliyordu. Ama o yaşlı adam durmuyordu. Cebinden eski bir metal parçası çıkardı. Onu camın kenarına sıkıştırmaya çalışırken çevredeki uğultu arttı.
"Hey! Bırak o arabayı!" diye seslendim, kendimce müdahale ederek. "Polis geliyor, oradan uzaklaş!"
Adam beni duymadı. Ya da duymak istemedi. Metal parçasını büyük bir dikkatle camın fitiline soktu. O kadar zayıftı ki, her hamlesinde omuzları sarsılıyordu. O an siren sesleri sokağın başında yankılandı. Ekip otosu karın içinde yol açarak hızla yanımızda durdu.
İki polis memuru araçtan inip kalabalığı yararak adama yöneldiler. "Beyefendi, lütfen elinizdekini bırakın ve kenara çekilin!" dedi polis memuru nazik ama kesin bir sesle.
Yaşlı adam durmadı. Öyle bir odaklanmıştı ki, etrafındaki dünyadan tamamen kopmuş gibiydi. Polis memuru, adamın kolundan tutarak onu araçtan uzaklaştırmak istedi. Yaşlı adam, o an başını kaldırdı. Gözlerinde bir suçlunun korkusu değil, tarifsiz bir çaresizlik ve acele vardı. Sesi, kış rüzgarını delip geçen hüzünlü bir feryada dönüştü:
"Geri çekil! Arabadan uzaklaş dedi!"
Herkes duraksadı. Yaşlı adamın bu uyarısı, sanki görünmez bir tehlikeye karşıydı. Polis memuru, adamın ısrarı üzerine şüpheyle eğilip arka camın buğusunu feneriyle yardı. Işığın vurduğu yerde, gri koltuğun üzerinde, kar beyazı bir battaniyeye sarılmış, başı yana düşmüş minicik bir bebek vardı. Pusetin içinde hareketsiz duruyordu. Ama asıl korkunç olan, aracın içindeki yoğun, koyu buğuydu.
"Camı açmamız lazım, içerisi dolmuş!" diye bağırdı diğer polis.
Polisler profesyonel bir müdahaleyle arka camı güvenli bir şekilde açtıklarında, içeriye dolan buz gibi temiz hava, içerideki o görünmez ve boğucu havayı dağıttı. Bebek dışarı çıkarıldığında, o küçük bedenin çok bitkin olduğunu gördüm. Kalabalık bir anda derin bir sessizliğe gömüldü. Sadece karın yere düşüşü duyuluyordu.
Yaşlı adam, karların üzerinden doğrulup hemen bebeğin yanına geldi. "Lütfen," dedi polislere, sesi artık bir ricadan ziyade bir güven telkin ediyordu. "Yere, benim parkamın üzerine yatırın. Zemin soğuk, parka korur."
Polisler adamdaki o tuhaf bilgi birikimini fark etmiş olacaklar ki, dediğini yaptılar. Yaşlı adam, soğuktan çatlamış elleriyle bebeğin nabzını kontrol etti. Sonra, o küçük göğse inanılmaz bir hassasiyetle, tıpkı bir ustanın sanatını icra etmesi gibi dokunmaya başladı.
"Haydi evlat... Haydi güzel kızım..." diye mırıldanıyordu. "Uyanma vakti."
Dakikalar geçti. Ambulansın sirenleri uzaktan duyuluyordu. Yaşlı adam bebeğe hafif bir nefes desteği verdi, yüzüne serin kar tanelerinden birkaç damla su serpti. Ve o mucize gerçekleşti. Bebek önce hafifçe irkildi, sonra derin bir soluk alıp ağlamaya başladı. O ağlama sesi, o otoparkta duyduğum en huzur verici sesti devamı sonrki syfda...