
Elif yutkundu. "Biliyorum," dedi sadece. Sesi, kendi sesine benzemiyordu.
O gece, pencerenin dışındaki mehtaba bakarken, Elif hayatının en büyük pazarlığını tamamladığını anladı. Kendisini, ailesinin yaşaması için bir kurban olarak sunmuştu. Selim Bey uykuya daldığında, Elif yavaşça yataktan kalkıp pencerenin kenarına oturdu. Dışarıda, uzaklarda bir yerlerde eski hayatı, yoksulluğu ama gençliği duruyordu.
Bir an için pencereyi açıp kaçmayı düşündü. Ama sonra kardeşinin o sabah yeni ayakkabılarını giyerken yüzündeki o saf mutluluğu hatırladı. Babasının, borç senetleri yakılırken döktüğü rahatlama gözyaşlarını hatırladı.
Aradan aylar geçti. Elif, o büyük malikanenin "küçük hanımı" olmuştu. Üzerinde en pahalı elbiseler, boynunda pırlantalar vardı. Kasaba halkı onun için "turnayı gözünden vurdu" diyordu. Kimse Elif’in geceleri kütüphaneye gidip eski ders kitaplarına sarılarak ağladığını bilmiyordu. Kimse, Selim Bey ile akşam yemeklerinde oturduğunda, konuşacak tek bir ortak kelime bulamamanın verdiği o ağır yalnızlığı görmüyordu.
Poverty (yoksulluk) onları bir araya getirmişti ama bu zenginlik Elif’i özgürleştirmemişti. O, artık 22 yaşında bir genç kız değil, başkasının hikayesinde figüran olmayı kabul etmiş yorgun bir kadındı. Her sabah aynaya baktığında, gözlerindeki o parıltının biraz daha söndüğünü görüyordu.
Bir akşamüzeri, bahçedeki solmuş güllere bakarken şunu fark etti: Yoksulluk insanı aç bırakabilirdi ama bu tür bir mecburiyet, insanın ruhunu aç bırakıyordu. Ailesi artık sıcaktı, karınları toktu, babası iyileşmişti. Bedelini Elif ödemişti; sessizliğiyle, hayalleriyle ve hiç yaşayamayacağı gençliğiyle.
Kış yine gelecekti, ama Elif için bahar artık çok uzak bir masaldı. Elini karnına götürdü; hayat bazen insana seçme şansı vermezdi, sadece hayatta kalma şansı verirdi. Ve Elif, ailesi için hayatta kalmayı seçmişti, içinde her gün biraz daha ölerek.