
Herkes uyuduğunda, sessizce odasından çıktığını gördüm. Bu kez uyuyor numarası yapmadım. Ayakkabılarımı elime aldım, çıplak ayakla peşinden gittim. Evin arka tarafındaki küçük bir odaya girdi. Daha önce kilitli olduğunu sandığım bir oda.
Kapıyı aralık bıraktı.
İçeri baktığımda, gördüklerim midemi altüst etti. Duvarlarda eski fotoğraflar vardı. Farklı erkekler… Hepsi gençti. Hepsi bana benziyordu. Altlarında tarihler yazılıydı. Bazıları yıllar öncesine aitti.
Masada kalın bir defter duruyordu. Sayfaları doluydu. Notlar, tarihler, hastalık raporları… Hepsi sahteydi. Felç raporları, doktor imzaları, ölüm tahminleri.
O an gerçeği anladım.
Ben ilk değildim.
O kadın, zengin dul değildi sadece. Zamanla insanları kandıran, kendini zayıf gösteren, karşısındakini sabra ve açgözlülüğe sürükleyen biriydi. İnsanlar onun öleceğini sanıyor, bekliyor, sabrediyor… Ve sonra bir şekilde ortadan kayboluyorlardı.
Arkamda bir nefes hissettiğimde, geç kaldığımı anladım.
“Uyumadığını biliyordum,” dedi sakin bir sesle.
Donup kaldım. Arkama döndüm. Gözlerindeki o soğukkanlı ifade, her şeyi anlatıyordu. Artık rol yapmıyordu.
“Buraya kadar gelmişken,” dedi, “gerçeği bilmen gerekiyordu.”
O gece ne kadar konuştu, ne kadar sustu hatırlamıyorum. Ama şunu çok net hatırlıyorum: Bana mirastan hiç bahsetmedi. Ölümden de.
Sadece gülümsedi.
Ve o gülümsemede, benim bu evlilikte düşündüğümden çok daha küçük bir rolüm olduğunu anladım.
Şimdi bu satırları yazarken hâlâ o evdeyim. Hâlâ herkes onun felçli, güçsüz bir kadın olduğunu sanıyor. Bana gelince… Herkes çok şanslı olduğumu düşünüyor.
Ama ben artık sabahları uyanıp aynaya baktığımda, kendime tek bir soru soruyorum:
Acaba bu evlilikte sıradaki fotoğraf kime ait olacak?
O geceden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Ben gerçeği biliyordum, o da bildiğimi biliyordu. Ama ikimiz de bunu dillendirmedik. Evde sessiz bir anlaşma oluşmuştu; görünmez, söylenmemiş ama çok ağır bir anlaşma.
Gündüzleri rolüne devam etti. Bastonuna yaslanıyor, adımlarını sürüklüyor, yüzüne o bitkin ifadeyi yerleştiriyordu. Doktorlar geliyor, nabzını ölçüyor, başlarını sallayıp gidiyorlardı. Herkes onun birkaç yıl içinde hayata veda edeceğinden emindi. Ben de başucunda duran sabırlı koca rolünü oynuyordum.
Ama geceleri… geceleri başka biriydi.
Artık saklanmıyordu. Odasında yürürken baston kullanmıyordu. Omuzları dikti. Hareketleri sakindi. Zaman zaman yanıma gelip yüzüme bakıyordu. Gözlerinde merhamet yoktu, öfke de yoktu. Sanki beni ölçüyordu. Ne kadar dayanabileceğimi, ne zaman kırılacağımı tartıyordu.
Bir akşam, ilk kez konuştu.
“Benden korkuyorsun,” dedi.
Ses tonu sakindi. Ne tehdit vardı ne de yumuşaklık. Sadece bir tespit.
Cevap vermedim. Zaten inkâr etmenin anlamı yoktu.
“Beni herkes yanlış tanıdı,” diye devam etti. “Güçsüz olduğumu sandılar. Zamanımın az olduğunu düşündüler. Sabırla beklediler.”
O an sustu. Bana baktı.
“Sen de öyle yaptın.”
İçimde bir şeyler parçalandı ama yüzüme yansıtmadım. Çünkü haklıydı. Bu evliliğe girerken ne düşündüğümü çok iyi biliyordu.
“Kaçabilirdin,” dedi. “Ama kaçmadın.”
Haklıydı. O evden çıkıp gidebilirdim. Ama kalmıştım. Çünkü artık mesele para değildi. Merak, korku ve çaresizlik birbirine karışmıştı.
Günler haftaları kovaladı. Evdeki fotoğraflara bir tane daha eklenmedi. Defterde yeni bir isim yazılmadı. Ama ben her sabah uyandığımda, hâlâ hayatta olduğum için şükrediyordum.
Sonra beklenmedik bir şey oldu.
Bir sabah gerçekten düşüp yaralandı. Bu kez rol değildi. Merdivenlerden inerken dengesini kaybetti. İlk defa yüzünde gerçek bir acı gördüm. Doktorlar geldi, sedyeyle götürdüler.
Hastane odasında, o güçlü duruş gitmişti. Solgun, sessiz ve gerçekten yorgundu.
Yanına oturdum. Elini tuttum. İlk kez elleri titriyordu.
“Her şey kontrolümdeydi,” dedi fısıltıyla. “Ta ki bugün olana kadar.”
Gözleri doldu. Bu kez rol yapmıyordu.
“İnsan,” dedi, “bir noktadan sonra kendi yalanına da inanıyor.”
O an anladım. Onu korkunç yapan şey gücü değil, güce duyduğu bağımlılıktı. Kontrol elinden kaydığında, geriye yaşlanmış bir kadın kalmıştı.
Birkaç gün sonra öldü.
Bu kez gerçekten.
Doktor raporları, imzalar, tanıklar… Hepsi gerçekti. Cenazesi sessiz oldu. Yine kalabalık yoktu. Yine müzik yoktu.
Miras bana kaldı.
Ama o evde bir gün bile daha kalmadım. Fotoğrafları, defteri, geçmişi olduğu gibi bıraktım. Kimseye anlatmadım. Anlatsam da inanmazlardı zaten.
Şimdi başka bir şehirdeyim. Sıradan bir hayatım var. Kimse geçmişimi bilmiyor.
Ama şunu çok iyi biliyorum:
İnsan bazen başkasını kandırdığını sanır.
Oysa en büyük yalan, insanın kendine söylediğidir.
Ben o evliliğe para için girdim.
Ama oradan gerçeğin bedelini öğrenerek çıktım.
Ve bazı bedeller, parayla asla ödenmez.