Yeni bir başlangıca.
“Beyaz,” diye devam etti, “sadece gelinlerin rengi değildir. Beyaz; yeniden başlamak, affetmek ve temiz bir sayfa açmaktır. Bugün burada beyaz giymemizin sebebi bu. Ama bir kişi var ki, beyazı en çok onun hak ettiğini düşündüm.”
Salondan hafif bir mırıltı yükseldi. Gözler yine bana döndü. Ayaklarım yerden kesilmiş gibiydi.
“Bu elbiseyi ona hediye ederken,” dedi gelinim, sesi titreyerek, “beni yanlış anlayabileceğini biliyordum. Korkabileceğini de. Ama yine de onu bu günün bir parçası değil, kalbi yapmak istedim. Çünkü oğlumu bugün bana emanet eden kadın o.”
Gözlerimden yaşlar süzüldü. Hiçbir şey yapamıyordum. Ne kaçabiliyordum ne konuşabiliyordum. Gelinim yanıma geldi, elimi tuttu. Ellerimin titrediğini hissetti, ama bırakmadı.
“Bugün sadece ben evlenmiyorum,” diye fısıldadı mikrofondan uzaklaşıp bana doğru eğilerek. “Biz bir aile oluyoruz. Gerçekten.”
O an, içimde yıllardır taşıdığım sertlik çözüldü. Kendimi geri çektim sandığım her adımın aslında aramıza ördüğüm bir duvar olduğunu fark ettim. Ona baktım. Gelinime. Artık “gelinim” demek bile yetersizdi.
“Özür dilerim,” diyebildim sadece. Sesim titriyordu ama gerçekti.
Gülümsedi. “Ben de,” dedi.
Nikâh başladığında, beyazlar içinde bir salon vardı ama ortasında tek bir gelin… Ve ben, ilk kez kendimi onun yanında fazlalık değil, tamamlayıcı hissettim. İnsanlar ağladı, alkışladı, birbirine sarıldı. Oğlum gözlerime baktı, sessizce başını eğdi. Gururla.
O gün anladım ki bazı hediyeler kumaştan yapılmaz. Bazıları cesaretten, bazıları affedişten. Bana verdiği beyaz elbise bir tuzak değilmiş. Bir davetmiş.