
Gürhan bir kez öksürdü. Ardından ikinci öksürük göğsünden kopup geldi, neredeyse masaya eğildi. Konuklar bunun bir şaka olduğunu sandı; birkaç kişi kahkaha attı. Sunucu bile mikrofonla “damat fazla hızlı içti galiba!” diye espri yaptı.
Ama Gürhan’ın nefesi kesilmeye başlayınca kahkahalar boğazlarda kaldı.
Gürhan bir elini boğazına götürdü, diğeriyle masaya tutundu. Kadeh devrildi, şampanya örtüye yayıldı. Gözleri bir anlığına yuvalarında kaydı. Sonra başı yana düştü ve sandalyesi gıcırdayarak geriye doğru kaydı.
Salon birden sessizleşti. Sanki müzik bile birkaç saniyeliğine çekilmişti.
“Gürhan?” diye bağırdı bir kadın.
Babası sandalyeyi itip ortaya fırladı. “Ne oluyor lan?!” diye hırladı, gözleri kan çanağı gibi.
Narin’in bacakları titriyordu ama yerinden kalkmadı. Panik, herkesin üzerine yağmur gibi inmişti; tam da böyle anlarda en yüksek ses, en yanlış kararı getirirdi. Narin, masanın altından elini çekip telefonuna uzandı. Parmakları sanki kendine ait değilmiş gibi titriyordu. Ekranı açtı, 112’yi aradı.
“Acil yardım, buyurun.”
“Düğün salonundayız,” dedi Narin, sesi çatallandı ama devam etti. “Damat… aniden fenalaştı. Nefes alamıyor gibi. Bayıldı.”
Operatör adresi sordu, Narin bir anlık boşluk yaşadı; gözleri salonun girişindeki tabelaya kaydı, bir görevlinin yaka kartında yazan ilçeyi okudu. Hızlıca söyledi. “Lütfen hızlı olun.”
Telefonu kapatırken Gürhan’ın boğuk bir inlemeyle kıpırdadığını gördü. Babası damadın omzunu silkeliyor, “Kendine gel!” diye bağırıyordu. Birileri su getirmeye koştu. Sunucu mikrofonu elinden düşürmüş gibi kalmıştı.
Narin ayağa kalktı. Kadehini iki parmağıyla tutup masanın köşesine koydu. Bir damla bile içmemişti. Kurdele hâlâ kadehlere bağlıydı. O kurdele… iki kişilik bir “kader” oyunu gibi… Narin o kurdelenin düğümüne baktı; sanki düğüm, bir an önce çözülmek ister gibi sıkıydı.
Kalabalığın içinde bir hareketlenme oldu. Birileri “nefes almıyor!” diye bağırdı. Bir başkası “kalp krizi!” dedi. Üç kişi aynı anda farklı şeyler söyleyince salon, bir anda karanlık bir uğultuya dönüştü.
O anda Narin, göz ucuyla kapıya baktı.
Mahir… Kapının kenarında duruyordu. Kalabalığa karışmamış, sadece bakıyordu. Narin’le göz göze geldiğinde, Mahir bir an başını salladı. “Doğru yaptın,” der gibiydi. Sonra hızlıca yanına yaklaşmak için kalabalığın arkasından dolaştı.
“Narin Hanım,” dedi kısık sesle, “kadehi sakın elletme. Bunu kanıt yapmaları lazım.”
Narin başını salladı. “Depoda gördüğünü söyledin. Orada kamera var mı?”
Mahir’in yüzü gerildi. “Var… ama o tarafın kayıtlarını genelde işletme izler.”
“Sen beni oraya götür,” dedi Narin, bu kez sesi daha netti. “Şimdi.”
Mahir, “Şu an herkes burada…” diye fısıldadı.
“Tam da o yüzden,” dedi Narin. “Kimse bizi fark etmez.”
Kalabalığın gürültüsü içinde, Narin ve Mahir salonun arka kapısından çıkıp koridora sızdı. Kapı kapanınca düğün salonundaki çığlıklar ve müzik dışarıda birer boğuk yankıya dönüştü. Koridorun floresan ışığı Narin’in yüzünü solgun gösterdi.
Depoya giden kapı kilitliydi. Mahir cebinden anahtar çıkardı, eli titreyerek çevirdi. Kapı açıldı. İçeride deterjan kokusu, karton kutular, raflar… ve köşede küçük bir güvenlik monitörü vardı. Ekranda siyah-beyaz görüntüler akıyordu.
Mahir, kayıt cihazının yanındaki çekmeceyi açtı. “Kayıtlar burada,” dedi. “Ama… bunu almak…”
Narin onu durdurdu. “Çalma gibi olsun istemiyorum. Sadece görüntüyü görmem yeter.”
Monitörde birkaç kanal vardı. Mahir, depoya bakan kamerayı açtı. Görüntüde saat köşede yazıyordu. Düğünden yaklaşık yirmi dakika önce… Kapı açılıyor, içeri biri giriyordu.
Gürhan.
Narin’in içi buz kesti.
Gürhan, rafların arasında dolaşıyor, sonra bir şişe çıkarıyordu. Küçük bir poşeti cebinden çıkarıp bardağa döküyordu. Beyaz bir toz… Sonra kadehi hafifçe çalkalıyordu. Yüzünde, Narin’in hiç görmediği kadar sakin bir ifade vardı; sanki bunu yüz kere yapmış gibi.
Narin’in nefesi kesildi. “Bunu… bunu yapıyordu.”
Mahir’in sesi titredi. “Ben gördüm ama… müdahale edersem işim gider diye korktum. Sonra da… vicdanım izin vermedi.”
Narin’in elleri yumruk oldu. Gürhan’ın kameradaki görüntüsü devam ediyordu: Tam çıkacakken duruyor, cebinden bir şey daha çıkarıyordu. Bir anahtar demeti… Üzerinde küçük bir metal etiket… Narin gözlerini kısarak baktı.
Etikette bir şey yazıyordu: “S. Kaya – Servis”.
Narin’in zihninde bir kapı aralandı. İki yıl önceki o kaza… Frenlerin tutmaması… Servis… Anahtar… Gürhan’ın babasının eski dostu olması… Her şeye “yardım etmesi”…
Narin’in boğazına acı bir tat yükseldi. “Bu… tesadüf değil,” dedi.
Mahir, “Ne demek istiyorsun?” diye sordu.
Narin’in gözleri doldu ama ağlamadı. “İlk eşim… iki yıl önce ‘frenler tutmadı’ dediler. Gürhan o zaman da yanımdaydı. Çok ‘yardımseverdi’… Babama doktor ayarladı, evrakları halletti… Beni kendine bağladı.”
Mahir’in yüzü bembeyaz oldu. “Allah korusun…”
Kapının dışından ayak sesleri geldi. Narin irkildi. Mahir hemen kapıyı araladı, kulak kabarttı. “Ambulans geldi,” dedi. “Polis de gelmiş olabilir.”
Narin, monitöre son kez baktı. O görüntü… Gürhan’ın kadehe beyaz toz döktüğü an… artık bir şüphe değil, bir gerçekti.
Mahir, “Gel,” dedi. “Kadehler masada mı?”
“Evet,” dedi Narin. “Elletmedim.”
Salona döndüklerinde hava tamamen değişmişti. Gürhan yerde değil, sedyenin üstündeydi. Sağlık görevlileri kalp ritmini kontrol ediyor, biri maskeyle oksijen veriyordu. Gürhan’ın gözleri açık değildi ama yüzünde bir direnç vardı; sanki hâlâ bir şeylere tutunuyordu.
Polisler salonda belirmişti. Birisi sunucuyla konuşuyor, diğeri kalabalığı geriye itiyordu. Babası bir köşede küfür ederek dolaşıyor, “Bir şey yemiştir kesin!” diye bağırıyordu.
Narin, doğrudan polis memuruna gitti. Sesi bu kez titremedi.
“Memur bey,” dedi. “Damat kadehe bir şey koydu. Depo kamerasında görüntüsü var. Kadehler masada. Ben içmedim.”
Polis memuru bir an Narin’e baktı; yüzünde “şok yaşayan gelin” ifadesi aradı, ama Narin’in gözlerinde başka bir şey gördü: kesinlik.
“Görüntü var mı dediniz?” dedi memur.
“Evet,” dedi Narin. “Mahir Bey de gördü. Kadehler burada.”
Memur hemen diğer ekibe işaret etti. “Kadehleri alın, delil torbasına. Depoya da gidiyoruz.”
Babası öfkeyle Narin’in kolunu tuttu. “Sen ne diyorsun? Gürhan’a iftira mı atıyorsun?”
Narin kolunu çekti. “Baba,” dedi, sesi keskin bir bıçak gibi, “iki yıl önce de ‘frenler tutmadı’ dediler. Şimdi de ‘tesadüf’ diyeceksen, gözlerini kapatmış olursun.”
Babası bir an durdu. Gözleri küçüldü. Sanki ilk kez gerçekten düşünüyordu. Sonra bakışları Mahir’e kaydı. Mahir başını eğmedi. Bu, babasına karşı yıllardır ilk kez dik duruşuydu.
Ambulans kapıya yönelirken Gürhan bir an gözlerini araladı. Narin’i gördü. Dudakları kıpırdadı. Narin eğilip ne dediğini duymaya çalıştı.
Gürhan’ın sesi neredeyse yok gibiydi, ama kelimeler netti:
“Sen… benim… içeceğimi… nereden bildin?”
Narin’in içinden bir şey kırıldı. Çünkü bu cümle, her şeyi itiraf ediyordu. Bir “yanlışlık” değil; plan bozulmuştu.
Narin, Gürhan’ın yüzüne baktı. O buz gibi adamın içindeki panik, şimdi çıplakça ortadaydı.
“Ben bilmiyordum,” dedi Narin. “Birileri vicdanını dinledi.”
Mahir, birkaç adım geride duruyordu. Gözleri dolmuştu.
Polisler depoya doğru ilerlerken Narin, masada hâlâ bağlı duran kurdeleyi gördü. Bir an elini uzattı ve düğümü çözdü. Kurdele ikiye ayrıldı. Tıpkı o geceden sonra hayatının da ikiye ayrılacağı gibi: “önce” ve “sonra”.
O an Narin, ilk kez gerçekten nefes aldığını hissetti.
Düğün salonu hâlâ aynıydı: çiçekler, ışıklar, müzik… ama Narin için her şeyin anlamı değişmişti. Birazdan bu salon, bir kutlama yeri değil, bir suç mahalli olarak anılacaktı.
Ve Narin, gelinliği üzerinde olsa bile artık “kurban” değildi.
O gece, Narin’in hayatını kurtaran şey sadece bir kadehin yer değiştirmesi değildi.
Birinin fısıltısıydı.
Birinin vicdanıydı.
Ve Narin’in, korkusunun üstüne basıp doğruyu söylemesiydi.
Ambulans kapıdan çıkarken Narin, son bir kez Gürhan’ın sedyede uzaklaşan yüzüne baktı. İçinde bir intikam sevinci yoktu. Sadece ağır bir gerçek vardı: Kendisini “kurtarıcı” diye tanıtan adam, aslında en büyük tehditti.
Narin, başını çevirip babasına baktı. Babası ilk kez sessizdi. O sessizlik, yılların kör güveninin çatırdamasıydı.
Narin, “Bitti,” dedi sadece.
Ve o kelime, gecenin en anlamlı sonuydu.