Bursa. Beş yıl önce hayatımın ikiye bölündüğü yer. Üniversiteden yeni mezun olmuş, hayalleri olan genç bir kadındım. Ailemle birlikte geçirdiğimiz o korkunç trafik kazasında annemi ve babamı aynı anda kaybetmiş, ben ise haftalarca komada kalmıştım. Kazaya sebep olan araç karanlığa karışıp kaçmış, suçlu asla bulunamamıştı. Hayatımın en büyük travmasını, o kazadan bir yıl sonra tanıştığım Selim sayesinde atlatmıştım. Beni o karanlık kuyudan çekip çıkarmış, yeniden hayata tutunmamı sağlamıştı. O benim hayattaki tek sığınağımdı.
Ekrandaki kelimeler bulanıklaşmaya başladı; gözyaşlarım sessizce yanaklarımdan süzülüyordu. Şantajcı şöyle yazmıştı: "Eğer o parayı yarına kadar göndermezsen, sevgili karına beş yıl önce o yağmurlu Bursa akşamında, ailesinin ölümüne sebep olan o siyah cipi senin kullandığını anlatırım. Sarhoş olduğunu, korkup kaçtığını ve sonra vicdan azabından onun peşine düştüğünü öğrenirse sana ne yapar dersin?"
Selim'in cevabı, kalbime saplanan son hançer oldu: "Yalvarırım yapma. Onu benden alma. Ben ona aşık oldum, her şeyimi ona adadım. Öğrenirse yaşayamaz, ben de yaşayamam."
Telefon ellerimden kayıp yatağın yumuşak örtüsüne düştü. Dünya etrafımda dönüyor, duvarlar üzerime üzerime geliyordu. Nefes alamıyordum. Beni hayata döndüren adam, hayatımı mahveden adamın ta kendisiydi. Tüm o sevgi, o şefkat... Hepsi devasa bir vicdan azabının, çürümüş bir suçluluk duygusunun ürünü müydü? Yoksa gerçekten beni sevmiş miydi?
O sırada Selim huzursuzca kıpırdandı. Boşlukta elini gezdirerek beni aradı, bulamayınca gözlerini araladı. Odanın loş ışığında, yatağın kenarına çökmüş, gözyaşları içinde titreyen beni ve yanımda parlayan telefonu gördü. Gözlerindeki mahmurluk saniyeler içinde saf bir dehşete bıraktı. Yüzündeki kan çekilmiş, adeta bembeyaz olmuştu.
"Zeynep..." dedi, sesi çatlayarak. "Sen... Sen okudun mu?"
Cevap veremedim. O güne kadar sığınağım olarak gördüğüm o adama şimdi bir yabancıya, hayatımı çalan bir katile bakar gibi bakıyordum. Yavaşça yataktan kalktı, dizlerinin üzerine çöktü ve başını ellerinin arasına aldı. Omuzları sarsılarak ağlamaya başladı.
"Çok korktum," diye hıçkırdı. "O gece... Hayatımın en büyük hatasıydı. Polise gitmek istedim ama cesaret edemedim. Sonra seni buldum. Sadece uzaktan bakmak, hastanede iyi olduğundan emin olmak istedim. Ama sana aşık oldum Zeynep. Yemin ederim, her şey bir yalanla başladı ama sana olan sevgim hayattaki tek gerçeğimdi. Hayatımı sana adadım, sadece seni mutlu edebilmek için yaşadım. Lütfen... Affet beni."
Söylediği her kelime hem bir itiraf hem de acı dolu bir yakarıştı. Yıllar boyunca bana gösterdiği sevginin, beni her düştüğümde kaldıran o güçlü ellerin ardındaki asıl gerçeği şimdi tüm çıplaklığıyla görebiliyordum. Benim kocam basit bir canavar değildi; korkunç bir hata yapmış ve bu hatanın bedelini bana kusursuz bir hayat sunarak ödemeye çalışmış çaresiz bir adamdı.
Ayağa kalktım. Odadaki boğucu havadan kurtulmak için pencereye doğru yürüdüm. Dışarıda, şehrin karanlık silüetinin ardında yeni bir günün ilk ışıkları belli belirsiz parlamaya başlamıştı. Kalbimdeki o derin yara yeniden kanıyordu evet, ama aynı zamanda tuhaf bir kabullenişin soğuk sükunetini de hissediyordum.
Ona dönmeden, "Aşk," diye fısıldadım çatallı bir sesle, "bazen en büyük günahların içinden filizleniyormuş."
Beni paramparça eden adamla, beni yeniden birleştiren adam aynı bedendeydi. Onu affedip affedemeyeceğimi henüz bilmiyordum. Bu, bir gecede verilebilecek bir karar değildi. Ancak bildiğim tek bir şey vardı; bazı gerçekler insanı bir defa öldürür ama yeniden doğmaya mecbur bırakırdı. Güneşin doğuşunu izlerken, arkamda hıçkırıklara boğulan adama dönüp yavaşça elini tuttum. Küllerimizden doğmak ya da bu yangında tamamen yok olmak için, artık aramızda saklanacak hiçbir yalan kalmamıştı.