
Tam güvenlik görevlisi Hasan Bey’in koluna girecekken, Hasan Bey elini cebine attı. Herkes bir an için irkildi, ne çıkaracağını kestiremediler. Hasan Bey, cebinden eski, lastikle tutturulmuş bir telefon ve yıpranmış bir cüzdan çıkardı. Cüzdanın içinden metalik, ağır bir kartı masanın üzerine, Selim’in önündeki standa fırlattı.
“Bu kartta ne kadar limit var biliyor musun sen?” diye sordu Hasan Bey.
Selim karta baktı. Siyah, üzerinde özel işlemeler olan, bankaların sadece en üst düzey, ultra zengin müşterilerine verdiği “Private Banking” kartıydı bu. Ama Selim hala inanmak istemiyordu. “Çalıntı mı bu? Nereden buldun bunu?” diye çıkıştı.
O sırada gürültüye bayinin Müdürü, Kerem Bey odasından çıktı. Hızlıca yanlarına geldi. “Ne oluyor burada? Selim, bu gürültü ne?”
Selim hemen savunmaya geçti. “Müdürüm, beyefendi zorluk çıkarıyor. Dışarı çıkarmaya çalışıyoruz, olay çıkardı. Çalıntı kartla işlem yapmaya çalışıyor galiba.”
Müdür Kerem Bey, masanın üzerindeki karta ve sonra Hasan Bey’in yüzüne baktı. Bir an duraksadı. Gözleri fal taşı gibi açıldı. Rengi bembeyaz oldu. Çünkü o, Hasan Bey’i tanıyordu. Şehrin hemen dışındaki binlerce dönümlük arazilerin sahibi, bölgenin en büyük tarım ihracatçısı ve inşaat sektörünün gizli finansörü Hasan Ağa’ydı bu. Geçen sene vergi rekortmenleri listesinde ilk üçteydi. Sadece giyimine kuşamına önem vermeyen, topraktan kopmamış, eski toprak bir adamdı.
“Hasan Bey?” dedi Müdür Kerem, sesi titreyerek. “Hasan Ağa... Siz misiniz?”
Selim, müdürünün tavrındaki bu ani değişikliği görünce donup kaldı. “Tanıyor musunuz müdürüm?” diye kekeledi.
Müdür, Selim’e öfkeli bir bakış fırlattı. “Sen ne yaptığını sanıyorsun Selim? Karşındaki beyefendi, bu şehrin yarısının sahibi Hasan Ağa!”
Şovruma derin bir sessizlik çöktü. Az önce Hasan Bey’e gülen diğer çalışanlar, ellerindeki dosyaları bıraktı. Selim’in yüzündeki o kibirli ifade, yerini dehşet verici bir korkuya ve utanca bıraktı. Alnından soğuk terler boşalmaya başladı.
Hasan Bey, sakinleşen ortamda bastonunu düzeltti. “Kerem Bey,” dedi müdüre dönerek. “Ben torunuma düğün hediyesi olarak şu aracı almaya gelmiştim. Nakit alacağım. Ama senin bu elemanın beni kapı dışarı etmekten beter etti. İnsanları kılığıyla kıyafetiyle yargılamak, böyle köklü bir markanın kurumsal kimliğinde mi var?”
Müdür Kerem, utancından yerin dibine girmek istiyordu. “Hasan Bey, çok özür dileriz. Büyük bir terbiyesizlik, büyük bir yanlış anlaşılma. Lütfen odama geçelim, kahvemizi içelim. Ben bizzat ilgileneceğim.”
Hasan Bey, hala ayakta titreyen Selim’e döndü. Selim başını yerden kaldıramıyordu, yüzü kıpkırmızıydı.
“Evlat,” dedi Hasan Bey. “O ayakkabımdaki çamur var ya... O çamur sayesinde bu arabalar alınıyor, o binalar dikiliyor. Bir daha sakın kimseyi dış görünüşüyle yargılama. Şimdi çekil önümden.”
Hasan Bey, müdürle birlikte odaya doğru yürürken, Selim olduğu yere çakılıp kalmıştı. Az önce “dolmuş parası” sorduğu adamın, dakikalar içinde 25 milyon liralık aracı tek bir imzayla satın alışını izlemek zorundaydı. İşlemler bittiğinde Hasan Bey bayiden çıkarken, bütün personel kapıya dizilmiş, saygıyla onu uğurluyordu. Selim ise arka ofiste, muhtemelen işine son verileceği toplantıyı beklerken, camdan Hasan Bey’in o eski, çamurlu ayakkabılarıyla yürüyüp gidişini izliyordu.