
-Ve kucağımda taşıdığım bebeğin minik ayağını gördüğüm yansımada, arka planda bir şey daha vardı. Bizim dairenin penceresinde bir hareket. Perde aralanmıştı.
Yaşlı kadın nihayet konuştu. “O perdeyi her gece aynı saat aralar,” dedi kısık sesle. “Seni bekler.”
“Kim?” dedim. Dilim damağıma yapışmış gibiydi.
Kadın çenesini apartmana doğru kaldırdı. “Senin bildiğin gibi biri değil. Babanın yıllar önce kaçtığı şey.”
Telefon elimde kaydı. “Baba… babam… sen neredesin? Nasıl yaşıyorsun?”
“Bunu sonra anlatacağım,” dedi. “Şimdi şu yaşlı kadını dinle. O, Zeliha teyze. Onu tanırsın… ama hatırlamazsın.”
Zeliha teyze… Adı boğazımda bir düğüm gibi durdu. Sekiz yıl önce, babamın cenazesinde kalabalığın içinde elime küçük bir nazar boncuğu sıkıştıran, “Kızım, bazı ölüler ölmez” diyen kadının yüzü bir an gözümde çaktı. O gün şoktan kimseyi doğru düzgün seçememiştim.
“Onu tanıyorum,” diyebildim.
“Güzel,” dedi babam. “Şimdi. Sokağın köşesinde açık bir bakkal var mı?”
Gözlerimle etrafı taradım. Köşedeki marketin ışığı yanıyordu. “Var.”
“Oraya gir. Camın arkasına geçme. Kapıya yakın durma. İçeride insanların arasında kal.”
Zeliha teyze kolumdan hafifçe çekti. Bakkala doğru hızlı ama kontrollü yürüdük. İçeri girer girmez sıcak hava yüzüme vurdu. Kasadaki genç çocuk bir şey sormaya yeltendi ama yüzüme bakınca vazgeçti; sanki gözlerimdeki korku “dokunma” diyordu.
Bebeğim kıpırdandı, ağlamak ister gibi oldu. Onu salladım, “Şşş,” dedim. “Buradayım.”
Telefonu kulağıma bastırdım. “İçeri girdim. Şimdi ne?”
Babamın sesi daha da alçaldı. “Dairenin anahtarı sende mi?”
“Evet… ama—”
“Onu çıkarma. Hiçbir şey yapma. Sadece dinle. Benim ceketimin iç cebinde, cenaze gününde sana verdiğim boncuk vardı. Hâlâ sende mi?”
Bir an durdum. Çantamın dibinde, yıllardır el sürmediğim küçük bir kese… Kalbim hızlandı. “Evet… galiba.”
“Çıkar,” dedi. “Baktığında ne görüyorsun, söyle.”
Titreyen parmaklarla çantamı karıştırdım. Kese elime geldi. İçinden lacivert nazar boncuğu çıktı. Boncuğun arkasında ince bir çizik… sanki bir şey kazınmış.
“Bir… harf gibi,” dedim. “Sanki ‘S’ mi…?”
“Sağ ol,” dedi babam. “Demek hâlâ duruyor. Zeliha teyze, boncuğu al.”
Kadın boncuğu avucuna koydu, gözlerini kapattı. Dudakları kıpırdadı; anlamadığım kelimeler fısıldadı. Sonra birden gözlerini açıp bakkalın camına değil, hiçliğe bakar gibi baktı.
“Kapıdan girdi,” dedi. “Ama o kapıdan çıkmayı sevmiyor. Hep pencereleri sever.”
“Baba…” dedim, boğazım acıyordu. “Ne oluyor? İçeride biri mi var?”
Babamın sesi bir an yumuşadı. “Ben o gün ölmedim,” dedi. “Ama ölü gibi kalmam gerekti. Çünkü peşimde olanlar senin peşine düşmesin diye. Beni gömdüğünüz tabut… boş değildi, ama ben değildim.”
Başım döndü. Sekiz yıl… sekiz yıl yas tuttuğum adam… “Neden bana söylemedin?”
“Çünkü bilmen, seni tehlikeye sokardı,” dedi sertçe. “Ve şimdi bile sokuyor. Onlar hâlâ aynı şeyi arıyor: Bende olan kayıtları. O kayıtlar… evde saklıydı. Sen taşındığında götürmedin. Ben de alamadım.”
Tam o anda bakkalın kapısı açıldı. İçeri soğuk bir rüzgâr doldu. İki kişi girdi: biri uzun, ince, şapkası gözlerine gölge düşüren bir adam; diğeri kısa, omuzları geniş, yürürken etrafı tarayan biri. Bir şey satın almaya gelmiş gibi değillerdi. Bakışları çok hızlı, çok keskin dolaşıyordu.
Zeliha teyze kasaya doğru yürüdü, sanki alışveriş yapacakmış gibi. Ben rafların arasında bebeğimle kaldım. Adamların gözleri bir an bana takıldı—ve o an, içimde bir şey buz kesti. Beni tanımıyorlardı belki, ama aramaya alışkınlardı.
Telefonu daha sıkı tuttum. “Baba… buraya iki adam girdi.”
“Biliyorum,” dedi babam. “Dışarıdayım. Arabanın içindeyim. Sakın panik yapma. Zeliha teyze sana ‘çocuk bezini al’ derse, kasaya gitme. Arka kapıdan çık.”
Zeliha teyze kasada bir sakız aldı. Çocuk parayı uzatırken, kadın yüksek sesle konuştu: “Ayy, şu çocuk bezleri de ne pahalı oldu! Kızım, sen de al iki paket!”
Bu cümle bıçak gibi havayı kesti. Adamların başı bir an kasaya döndü.
“Şimdi,” dedi babam. “Arka kapı.”
Rafların arasından hızla kaydım. Bakkalın arka tarafında depo kapısı vardı. Kapı hafif aralıktı—sanki özellikle böyle bırakılmış. İçeri süzüldüm. Depo soğuk ve karanlıktı, deterjan kokuyordu. İkinci bir kapı… dışarıya açılan demir bir çıkış.
Tam o kapıya uzanmıştım ki arkamda bir ayak sesi duydum. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Bebeğim bu kez gerçekten ağlamaya başladı; ince, çaresiz bir çığlık.
Demir kapı gıcırdadı.
Gölgem depodaki kutuların üzerine vurdu—ama yalnız değildim. Başka bir gölge daha yaklaşıyordu.
“Dur,” dedi boğuk bir erkek sesi. “Kıpırdama.”
Bacaklarım kilitlendi. Telefon hâlâ kulağımdaydı. Babamın nefesi hızlandı. “Kızım, boncuğu bebeğin üzerine koy.”
Ne? “Şimdi mi?”
“Şimdi!”
Boncuğu hızlıca bebeğin battaniyesinin üzerine, göğsünün tam ortasına bıraktım. Bebeğin ağlaması… bir anlığına kesildi. Sessizlik çöktü. Sanki depo, bir an için nefesini tuttu.
Adam bir adım daha attı ama durdu. “Ne—” dedi, sesi ilk kez bozuldu. “Bu…?”
Zeliha teyzenin fısıltısı depoya ulaştı; kapının aralığından içeri süzülen bir dua gibi: “Görünür olanı değil, göreni kör et…”
Adamın ayakları geri kaydı. “Hayır,” dedi, sanki bir şeyden kaçıyordu. “Hayır, olmaz—”
Tam o anda demir kapı ardına kadar açıldı. Far ışığı depoyu bir an gündüz gibi aydınlattı. Bir adam silueti kapıda belirdi: daha yaşlı, daha sert çizgili… ama o ses, o bakış—
“Baba?”
Evimin önünde, tanımadığım yaşlı bir kadın aniden bileğimi tuttu ve usulca fısıldadı: “İçeri girme, babanı ara.” Ama babam neredeyse sekiz yıldır ölü olduğuna göre onu nasıl arayabilirdim ki?
Koşar gibi çıktım. Soğuk hava yüzümü kesti. Babam beni arabanın arka kapısına doğru itti. Bebeği aldı, beni içeri soktu. Ardından kapıyı kapattı, kilitledi.
Ön koltuktan bir tıkırtı geldi. Babam anahtarı çevirdi. Araba öne fırladı.
Arka camdan baktım: Depo kapısındaki adam hâlâ oradaydı ama geri geri gidiyordu, sanki görünmeyen bir çizgiyi geçemiyordu. Zeliha teyze bakkalın kapısında durmuş, boncuğun ikizi gibi lacivert gözleriyle onları izliyordu.
Babam direksiyonda, çenesi kilitliydi. “Seni uzun zamandır izliyorlardı,” dedi. “Çünkü kayıtlar evdeydi. Sen o eve her giriş yaptığında… onların gözünde bir fırsattın.”
Gözyaşlarım kendiliğinden aktı. “Peki sen… sekiz yıl boyunca…”
Babam kısa bir an aynadan bana baktı. O bakışta suçluluk vardı. Özlem vardı. Ve hâlâ beni koruma içgüdüsü.
“Ölü gibi yaşamak,” dedi, “yaşamaktan zor. Ama seni seçtim. Şimdi de torunumu seçiyorum.”
Bebeğim babamın kollarında sakinleşmişti. Boncuk hâlâ göğsünde duruyordu.
“Zeliha teyze kim?” diye fısıldadım.
Babamın dudakları titredi. “Annenin annesi,” dedi. “Sen küçükken onu ‘teyze’ sanırdın. Biz… seni uzak tuttuk. Çünkü o, bizim gibi insanların dokunduğu şeyleri hisseder. Bu gece seni kurtaran şey, onun yıllar önce sana verdiği o boncuktu.”
“Peki içeride… ‘ben değil’ dedin…”
Babamın sesi tekrar sertleşti. “İçeride senin evin değildi artık. Oraya bir ‘yer’ gibi girdiler. İnsan gibi değil. Kayıtları almak için değil sadece… seni çağırmak için. Çünkü sen anahtardın.”
Araba şehrin ışıklarına doğru ilerlerken, babam bir sokağa saptı. Tanımadığım, küçük bir evin önünde durduk. Kapıda Zeliha teyze bizi bekliyordu; sanki bizden önce gelmiş gibi sakin.
Babam indi, kapıyı açtı. “Burada güvendesiniz,” dedi. Sonra ilk kez sekiz yıldır duymadığım bir şey yaptı: Bana sarıldı.
Omzuna kapandım. “Beni neden bırakıp gittin?” dedim, sesim kırık.
“Ben gitmedim,” dedi. “Sadece görünmez oldum. Ama şimdi… artık saklanmak bitti.”
Zeliha teyze elini bebeğin başına koydu. “Korkma,” dedi. “Bazı gerçekler geç gelir ama geldiğinde… insanı parçalasa da iyileştirir.”
O gece, ilk kez uzun zamandır, kapıyı kilitlediğimde içimde bir huzur hissettim. Çünkü bu kez içeri girerken biri bileğimi tutup “dur” dememişti.
Bu kez, içeri girmemi sağlayan şey, yıllardır yasını tuttuğum bir sesin gerçekliği ve kucağımdaki küçük kalbin güvenle atmasıydı.
Ve ben anladım: Babam sekiz yıldır ölü değildi.
Asıl ölen, benim umudummuş.
O da o gece yeniden nefes aldı.