
Evimde bakıcımı suçüstü yakalamak için yirmi altı gizli kamera kurdum. Onu işini yapmazken yakalayacağımdan emindim. O noktada kalbim çoktan taş kesilmişti—milyar liralık bir holdingin sertleştirdiği, eşimin ani ve yıkıcı ölümüyle paramparça olmuş bir adamdım. Çocuklarımı bir yabancıdan koruduğumu sanıyordum.
Oysa aslında, bir meleğin ailem için verdiği sessiz savaşı izlediğimin farkında bile değildim.🥺
Bakıcımı “hiçbir şey yapmıyorken” yakalamak için kameraları izledim—ve ikiz oğullarım ile kaybettikleri anneleri hakkında korkunç bir gerçeği öğrendim…
Benim adım Alperen Kirici. Kırk iki yaşındaydım ve dışarıdan bakıldığında her şeye sahip gibiydim—ta ki hayat bir anda sessizliğe gömülene kadar.
Eşim Sedef, uluslararası turnelere çıkan bir viyolonsel sanatçısıydı. İkiz oğullarımız Levent ve Nahit doğduktan sadece dört gün sonra hayatını kaybetti. Doktorlar buna “doğum sonrası komplikasyon” dedi. Kimsenin tam olarak açıklayamadığı o soğuk, anlamsız kelime.
İstanbul Boğazı’na bakan, cam duvarlı elli milyon liralık villada; iki yeni doğmuş bebekle ve her nefeste boğuluyormuş gibi hissettiren bir yasla baş başa kaldım.
Nahit güçlüydü. Sağlıklıydı.
Ama Levent öyle değildi.
Ağlaması keskin ve ritmikti—hiç durmayan bir alarm gibi. Küçücük bedeni kasılıyor, gözleri geriye doğru kayıyordu. Onu her gördüğümde içim buz kesiyordu.
Ünlü çocuk doktoru Cemal Vural, bunu geçiştirdi:
“Gaz sancısı. Kolik. Zamanla geçer.”
Kayınvalidem Behice Hanım ise başka bir şey söylüyordu. Bana göre değil, çocuklara göre konuşuyordu:
“Sen duygusal olarak yoksun,” dedi. “Bu çocukların düzgün bir aile ortamına ihtiyacı var.”
Aslında istediği şey başkaydı: Kirici Vakfı’nın kontrolü. Bunun için velayeti almaya hazırdı.
Derken Elif hayatımıza girdi.
KİMSENİN FARK ETMEDİĞİ KIZ
Elif yirmi dört yaşındaydı. Hemşirelik öğrencisiydi ve aynı anda üç işte çalışıyordu. Sessizdi. Göze batmazdı. Asla zam istemezdi.
Tek bir isteği vardı:
“İkizlerle aynı odada uyumak istiyorum.”
Behice Hanım ondan nefret ediyordu.
“Çok tembel,” dedi bir akşam. “Saatlerce karanlıkta oturuyor, hiçbir şey yapmıyor. Kim bilir, sen yokken Sedef’in takılarını da kurcalıyordur. Onu izlemen lazım.”
Acıyla ve şüpheyle, parayla alınabilecek en gelişmiş gece görüşlü kamera sistemine yüz bin lira harcadım.
Kimseye söylemedim. Elif’e hiç söylemedim.
Onu yakalamak istiyordum.
İki hafta boyunca görüntülere bakmadım. İşe gömüldüm. Kaçtım.
Ama yağmurlu bir salı gecesi, saat tam 03.00’te, uykusuzluktan tabletimi açtım.
Elif’i uyurken görmeyi bekliyordum.
Eşyaları karıştırırken görmeyi bekliyordum.
Ama ekranda gördüğüm şey buydu:
Gece görüşünde, iki beşiğin arasında yerde oturuyordu.
Dinlenmiyordu.
Levent’i—kırılgan olanı—çıplak göğsüne bastırmıştı. Ten tene temasla, tıpkı Sedef’in bir zamanlar anlattığı gibi.
Ama asıl şok bu değildi.
Kameranın kaydettiği bir sonraki şey…
Benim dünyamı tamamen değiştirdi.
Kameranın kaydettiği bir sonraki şey… ilk anda anlam veremediğim kadar tuhaftı.
Elif, Levent’i göğsüne bastırmış halde yerde oturuyordu. Nahit beşikte sakin uyuyordu. Odada sadece gece lambasının soluk ışığı ve kameranın kızılötesi parıltısı vardı. Elif’in nefesi düzenliydi; sanki birini uyutmuyor, birini hayatta tutuyordu.
Sonra Elif başını kaldırdı.
Kameraya değil… sanki odanın tam köşesine, görünmez bir noktaya bakıyordu. Dudakları kıpırdadı. Ses yoktu, ama ben o fısıltıyı dudak hareketlerinden okudum:
“Dayan… lütfen dayan.”
Elif bir anda ayağa kalktı. Telaş yoktu, panik yoktu; ama yüzünde, bir hemşirenin acil durumda takındığı o netlik vardı. Beşiğin yanındaki çekmeceden küçük bir kutu çıkardı. Kutuyu açtı. İçinden bir şey aldı: küçük, şırıngaya benzeyen bir aparat… ve ince bir tüp.
Kanım dondu.
“Ne yapıyor bu kız?” diye fısıldadım kendi kendime. “Bebeğe bir şey mi veriyor?”
Kamera açısı tam değildi, ama Elif’in elindeki aparatın ucunu Levent’in burnuna yaklaştırdığını gördüm. Levent’in bedenindeki kasılma yavaşladı. O siren gibi ağlama kesildi. Bebeğin göğsü, uzun zamandır ilk kez daha rahat inip kalkmaya başladı devamı sonrki syfda...