“Hayır,” dedim. “Ben kapattım. Ve kapatırken bir şey daha yaptım: borçları kapatmadım, borçların şeklini değiştirdim.”
Sessizlik. Nefes. Sonra Tuncel’in sesi, sanki boğazına bir taş oturmuş gibi: “Ne demek o?”
“Elinde tuttuğun sertifika,” dedim, “evin tapusuna bağlı bir teminat. Ev bizim üzerimizdeyken, borçlar da bizim üstümüzdeydi. Ben o borcu, evin üzerine ipotek gibi işledim. Yasal, noter onaylı. Üstelik banka değil…” Kısa bir duraklama verdim. “Benim kurduğum vakıf.”
“Ne vakfı?!” diye bağırdı.
“Annemin adına kurduğum. Hatırlamazsın tabii.” Sesim inceldi, alay değil, netlik vardı. “Ben bunu aylar önce hazırladım. Sen ‘benden bir şey kalmadı’ diye başını çevirdiğin günlerde.”
“Bu imkânsız!” diye kükredi, ama artık kükremesi zayıf bir duvara yumruk atmaktı. “Boşanmada avukatlar… mahkeme… nasıl görmediler?!”
“Gördüler,” dedim. “Ama sen görmedin. Çünkü hiçbir şeyi okumadın. Sadece ‘ev benim, araba benim, para benim’ diye imza attın. Avukatın bile sana ‘bir dakika’ dedi, sen onu susturdun. Benim avukatım bana baktı, ben de ona ‘bırak’ dedim.”
Tuncel’in soluğu hızlandı. “Arabayı niye aldılar?! Arabada borç yoktu!”
“Araba yoktu,” dedim. “Araba ‘görüntü’ydü. Leasing sözleşmesini hatırlamıyor musun? Senin adına değil, benim adıma. Sen sadece direksiyonun arkasında poz vermeyi seviyordun. Ben dün sözleşmeyi feshettim. Bu sabah gelip aldılar.”
Telefonun ucunda bir şey kırıldı; ya bir eşya, ya da Tuncel’in gururu. Birkaç saniye sonra, sesi artık yalvarmaya yaklaşan bir öfkeyle çıktı: “Param… birikimler… Onlar gerçekti!”
“Onlar da gerçekti,” dedim. “Ama hesabın gerçek sahibi bendim.”
“Nasıl?!” dedi. “Ortak hesaptı!”
“Ortak gibi duruyordu,” dedim. “Ama imza yetkisi bende. Senin kartların sadece ek karttı. Sana ‘kolaylık olsun’ diye açtırdığımı sanmıştın. Oysa ben kendime bir çıkış kapısı açmıştım.”
Tuncel’in sesi kısıklaştı, neredeyse fısıltıya döndü: “Beni bitirdin.”
“Hayır,” dedim, beklediğinden daha sakin bir tonla. “Sen kendini bitirdin. Ben sadece enkazın altında kalmadım.”
Bir an sustum. Bu noktada insana acıma gelir. Ama ben yıllarca acımıştım zaten; acımanın bana neye mal olduğunu biliyordum. O yüzden cümlemi dikkatle seçtim.
“Şimdi oturma odasında neye bakıyorsun biliyor musun?” dedim. “Bir duvara asılı kağıda değil. Kendi açgözlülüğünün aynasına bakıyorsun.”
“Bunu geri al,” dedi, sesi titriyordu. “Ne istiyorsan söyle. Konuşalım.”
Gözlerimi kapadım. Kafamda dün geceki son telefon konuşmam canlandı: annemin sesi, “Kızım, emin misin?” deyişi; benim de “Eminim,” diye cevap verişim. Çünkü mesele sadece intikam değildi. Mesele, hayatımı geri almaktı.
“Konuşacak bir şey kalmadı,” dedim. “Ben zaten ayrıldım. Sen sadece bugün fark ettin.”
“Peki ya ev?!” dedi, son bir umutla. “Evi alacağım, değil mi? Tapu benim üzerimde!”
“Tapu sende,” dedim. “Ama ipotek de sende. Üç gün içinde ödeme yapılmazsa süreç başlıyor. Vakıf, evi haciz yoluyla satacak. Elde edilen parayla borç kapanacak. Kalan olursa… belki senin olur.”
“Belki mi?!” diye bağırdı.
“Belki,” dedim. “Çünkü sen her şeyi ‘kesin’ sanmayı seviyorsun.”
Telefonun ucunda bir inleme gibi bir ses duyuldu. Sonra Tuncel birden sessizleşti; sanki zihninde bir şey yerine oturmuştu. “Sen bunu… benim için mi yaptın?” dedi, alay eder gibi ama artık gücü yoktu.
“Ben bunu kendim için yaptım,” dedim. “Ve birileri için daha.”
“Kim?” dedi.
Penceremin önünde duran küçük kartona baktım. Üstünde vakfın adı yazıyordu ve altında tek bir cümle: Şiddetsiz bir hayat için bir adım. Tuncel’in ‘bana bakın’ diye bağıran hayatının içinde, benim yıllarca sessizce taşıdığım şeyler vardı: aşağılama, kontrol, yalnızlık. Bunları mahkemeye taşımadım. Onunla kirlenmek istemedim. Onun yerine, o parayı benim gibi kadınlara çıkış yolu olacak yere çevirdim.
“Senin hiç bakmadığın insanlar,” dedim. “Senin hiç umursamadığın hayatlar.”
“Sen… bağışladın mı?” dedi, sanki kelime ağzını yakmış gibi.
“Evet,” dedim. “Senin ‘kırıntı’ diye bana bıraktığın şeyleri büyüttüm. Kendi özgürlüğüme çevirdim.”
Aramızda uzun bir sessizlik oldu. Sonra Tuncel, sanki içi boşalmış gibi, tek bir cümle söyledi: “Ben şimdi ne yapacağım?”
Bu soruyu duymak beni beklemediğim kadar durdurdu. Çünkü bir zamanlar ben de aynı soruyu sormuştum. Ve kimse bana cevap vermemişti; ben kendim bulmuştum.
“İlk defa,” dedim, “gösterişin altında çıplak kalacaksın. Belki de bu sana iyi gelir.”
“Sen…” dedi, cümleyi tamamlayamadı.
“Hoşça kal, Tuncel,” dedim.
Telefonu kapattım. Ellerim titremiyordu. Kalbim deli gibi atıyordu ama bu korku değildi; yıllardır unutulmuş bir his, yaşama iştahıydı. Perdeleri araladım, İstanbul’un sabah ışığı odaya doldu. Küçük, kiralık dairemde hiçbir şey büyük değildi: ne ev, ne araba, ne koltuklar. Ama nefes aldığım yer benimdi.
Masaya oturup vakfın hesabına giren ilk resmi bildirimi açtım: İpotek işlemi başlatılmıştır. Altında bir not: Kadın Sığınma Evi Projesi için gerekli bütçe tamamlanmak üzere.
O anda anladım: Tuncel’in “her şeyi” dediği şeyler, aslında hiçbir şeydi. Gerçek olan, benim seçtiğim şeydi.
Ve ilk kez, gerçekten güldüm. Çünkü planım, onu yıkmak değildi. Planım, kendimi yeniden kurmaktı.