Derya gözlerime baktı. İçinde utanç vardı ama suçluluk daha azdı. Sanki asıl ihaneti ben yapmışım gibi bakıyordu.
“Beni gerçekten uyandıramadın mı?” dedim eşime.
Uzun bir sessizlikten sonra omuzları düştü.
“Uyanmanı istemedim,” dedi.
O an içimde bir şey kırıldı ama aynı zamanda tuhaf bir netlik geldi. Haftalardır hissettiğim mesafe, anlamsız tartışmalar, ilgisizlik… Hepsi yerli yerine oturdu.
“Bu tatili ben planladım,” dedim yavaşça. “Bu odayı ben ödedim. Bu uçak biletlerini ben aldım. Ve sen… beni evde bırakıp sevgilinle geldin.”
“Abartıyorsun,” dedi refleksle.
Güldüm. “Abartı mı?”
Telefonumu çıkardım. Rezervasyonun benim kredi kartımdan yapıldığını gösterdim. Ardından resepsiyonu aradım.
“Merhaba,” dedim sakin bir sesle. “Şu an 407 numaralı odadayım. Rezervasyon sahibi olarak oda değişikliği yapmak istiyorum. Ayrıca listedeki misafirlerden biri kayıtlarda görünmüyor.”
Eşim panikledi. “Ne yapıyorsun sen?”
“Doğru olanı,” dedim.
Birkaç dakika sonra güvenlik kapıdaydı. Derya eşyalarını alıp çıktı. Eşim arkasından gitmek istedi ama durdu. Çünkü kalacak yeri yoktu.
“Bunu böyle bitiremezsin,” dedi.
“Ben bitirmedim,” dedim. “Sen bitirdin. Dün gece.”
O akşam otelin restoranında tek başıma yemek yedim. Doğum günü için ayarladığım pasta yine de geldi. Mumları yaktılar.
Garson “Dilek dileyin,” dedi şakayla.
Gülümsedim. Gözlerimi kapattım.
Bir dilek tuttum: Bir daha asla kendimi ikinci plana koymamak.
Ertesi gün dönüş biletimi erkene aldım. Eve döndüğümde kilidi değiştirdim. Avukatımı aradım.
Bu hikâye bir ihanetle başladı ama bir uyanışla bitti.
Bazen en büyük hediye, başkasına verdiğini sandığın sürpriz değil; gerçeği tüm çıplaklığıyla görme cesaretidir. O sabah uyandırılmadım.
Ama o gün gerçekten uyandım.