
Baldızım gözlerimin içine baktı.
“Senden değil,” dedi tekrar.
“Ama senin hayatından.”
Eve döndüğümde evi ilk kez başka bir gözle gezdim.
Kapı kilitlerini. Pencereleri. Çocukların odasını.
Ve sonra fark ettim.
Banyo dolabının arkasında, sökülüp tekrar takılmış bir vida.
Salondaki priz kapağında çizikler.
Ve modem kablosunun olması gerekenden farklı bir porta takılı olması.
Gerçekle yüzleşmem yavaş ama acımasızdı.
Bir hafta sonra resmi bir tebligat geldi.
Zeynep’in işten kendi isteğiyle ayrıldığına dair imzalı bir belge.
İmza onundu.
Ama tarih… kaybolmadan üç gün önceydi.
O gece defteri tekrar okudum. Bu sefer satır aralarını.
Zeynep kaçmamıştı.
Plan yapmıştı.
Ve beni bilerek dışarıda bırakmıştı.
Son sayfanın arkasında, katlanmış küçük bir kağıt daha buldum. İlk kez fark ediyordum.
Tek bir adres vardı.
Bir ilçe adı.
Ve altına yazılmış bir not:
“Eğer çocuklar güvende değilse, buraya gel.”
O an anladım.
Zeynep kendini değil…
Bizi kurtarmıştı.
Ama asıl soru şuydu:
Bizi neyden?
Ve gerçekten her şey bitmiş miydi…
Yoksa bu sadece başlangıç mıydı?