Gişedeki görevli, “Bu kadar eski dökümü vermemiz zor” dedi. Sesimi yükseltmedim. Sadece sakin bir şekilde dilekçe istedim, resmi talep oluşturdum. Sonra e-Devlet üzerinden de hesap hareketleri için başvuru yaptım. Eve dönerken içimde garip bir huzur vardı: Sanki yıllardır süren sis dağılmaya başlamıştı.
İki gün sonra dökümler geldiğinde, sayfaları titreyen ellerle çevirdim. Ve netleşti: Eray, evlilik devam ederken, ortak birikimlerimizi adım adım boşaltmıştı. Üstelik bunu, benim hamileliğimin başladığı dönemde hızlandırmıştı. Sonra da boşanma sürecinde “borca girdim” diyerek bazı mal varlıklarını benim payımdan kaçırmış gibi göstermişti.
Bir sonraki adım belliydi: Avukat.
Kadıköy’de aile hukuku alanında güçlü bir avukatla randevu aldım. Odaya girip masaya klasörü koyduğumda, kendimi ilk kez güçlü hissettim. Avukat, dökümlere baktı, tarihlere dikkatle odaklandı.
“Bu mal kaçırmaya girer,” dedi. “Ayrıca anlaşmalı boşanma sırasında eksik bilgilendirme ve yanıltma var. Mal rejiminin tasfiyesi için yeniden dava açabiliriz. Tazminat da mümkün.”
O anda içimden bir şey koptu.
Bu bir “intikam” değildi.
Bu, hak ettiğim gerçeği geri alma meselesiydi.
Dava açma sürecine girince avukatım bana bir liste verdi: “Her şeyi tarihle. Her şeyi kaydet. Sosyal medya paylaşımlarını ekran görüntüsü al. Tatil fotoğraflarının tarihleri, harcama kayıtları… Hepsi önemli.”
Ben de öyle yaptım.
Ayşe’nin annemin hesabından gördüğüm paylaşımlarını hatırladım. O zamanlar “Bana acı çektirmek için mi paylaşıyor?” diye düşünmüştüm. Meğer o fotoğraflar şimdi birer kanıta dönüşüyordu. Çünkü tarihleri, benimle Erayt’in hâlâ resmi olarak evli olduğu döneme denk geliyordu. Üstelik bazı paylaşımlarda otel isimleri, restoran etiketleri açıkça görünüyordu.
Sonra, hiç beklemediğim bir şey oldu.
Liseden eski bir arkadaşım, mesaj attı:
“Seninle konuşmam lazım. İçimde kaldı.”
Bir çay bahçesinde buluştuk. Sesi kısık, gözleri huzursuzdu. “Ben o dönem Eray’le Ayşe’yi birkaç kez gördüm,” dedi. “Ama sen hamileyken… Ayşe beni öyle bir susturdu ki, ‘yanlış anlamışsın’ diye… ben bile kendimden şüphe ettim.”
Sözleri içime bıçak gibi girmedi. Çünkü ben artık duyguyla değil, kanıtla yürüyordum.
Bu ifade yazılı hale getirildi. Tanık listesine eklendi.
Dava günü geldiğinde, adliyeye girerken dizlerim titremedi. İstanbul Anadolu Adliyesi’nin koridorları kalabalıktı, herkesin yüzünde başka bir hikâye vardı. Benimki ise yıllarca susturulmuş bir hikâyeydi. Şimdi konuşacaktı.
Duruşma salonunda onları yan yana gördüm. Eray’in yüzü bembeyazdı. Ayşe ise çantasını iki eliyle tutuyor, gözlerini kaçırıyordu. İkisi de güçlü görünmeye çalışıyordu ama beden dilleri ele veriyordu: hazır değillerdi.
Karşı tarafın avukatı “iftira” dedi, “tesadüf” dedi. “Ortak hesap hareketleri rutin harcamalardır” dedi. Eray başını sallayıp durdu.
Sonra biz belgeleri sunduk.
Banka dökümleri tek tek okundu.
Havale tarihleri, boşanma konuşmamızdan bile önceye gidiyordu.
Sosyal medya paylaşımları, otel kayıtlarıyla eşleşiyordu.
Tanık beyanı, onları aynı zaman diliminde aynı yerlerde gördüğünü doğruluyordu.
Mahkeme, bilirkişi incelemesi istedi. Bir ay sonra bilirkişi raporu geldiğinde, avukatım telefonu açıp tek cümle söyledi:
“Rapor lehimize. Mal kaçırma tespit edilmiş.”
O an boğazım düğümlendi. Gözlerim doldu. Ama bu, kaybımın acısı değildi. Bu, yıllardır içime atılan haksızlığın nihayet adının konmasıydı.
İkinci duruşmada karar yaklaşırken Eray’in hali daha da değişmişti. Koridorda beni görünce yanıma geldi. İlk defa gerçekten gözümün içine baktı.
“Ne olur,” dedi. “Bunu uzatmayalım. Anlaşalım. Sana paranı verelim… sadece bu dava kapanıp gitsin.”
İşte o an, yıllar önce beni sessizce terk eden adamın sesi titriyordu.
Ve ben, ilk kez, onun çaresizliğini net gördüm.
Ayşe de birkaç adım geride duruyordu. Yüzünde öfke ile korku arasında bir ifade vardı. Bir zamanlar bana “kuruntu yapıyorsun” diyen kadın, şimdi benim tek kelimemden çekiniyor gibiydi.
Sakin bir sesle konuştum:
“Ben anlaşmayı zaten denedim. O gün en karanlık zamanımda beni yalnız bıraktınız. Şimdi ben yalnızca gerçeği istiyorum.”
Mahkeme kararı açıklandığında, salon bir an sessizleşti. Hakim, mal rejiminin yeniden tasfiyesine, kaçırılan miktarın faiziyle iadesine ve manevi tazminata hükmetti. Ayrıca anlaşmalı boşanma sürecinde yanıltma iddiası kapsamında karar gerekçesine ağır ifadeler eklendi.
Eray’in yüzü çöktü. Ayşe’nin dudakları titredi. O an ilk defa, kurdukları “mükemmel yeni hayatın” aslında ne kadar kırılgan olduğunu gördüler. Çünkü temeli dürüstlük değil, benim sustuğumu sandıkları bir acıydı.
Duruşma çıkışında Eray yine yaklaştı. Bu kez sesi daha kısık, daha bitkindi:
“Lütfen… beni bitirme.”
O cümleyi duyduğumda içimde zafer narası yükselmedi. Sadece sakin bir gerçek vardı:
“Ben kimseyi bitirmiyorum,” dedim. “Sadece kendimi yeniden ayağa kaldırıyorum.”
Eve dönerken İstanbul’un trafiği yine bildiği gibiydi. İnsanlar korna çalıyor, minibüsler dur-kalk yapıyor, simitçiler bağırıyordu. Hayat, dışarıda akıyordu. Ama benim içimde ilk kez bir şey durulmuştu.
O gece, yıllardır ilk kez rahat uyudum.
Çünkü ben o gün sadece paramı geri almadım.
Kendime olan saygımı geri aldım.
Sessizliğimi geri aldım.
Beni yok sayanlara karşı “Ben buradayım” deme hakkımı geri aldım.
Ve anladım ki bazı hesaplar bağırarak değil…
dosyalarla, tarihlerle, kanıtlarla kapanır.
Eray gerçekten bana yalvardı.
Ama ben artık yalvarılacak biri değildim.
Ben, karanlık bir dönemin içinden geçip, sonunda ışığı kendi elleriyle açan kadındım.