“Gönderdiğin para yetiyor da artıyor bile,” dedi. “Ben de biraz kendime ayırıyorum. Ne var bunda?”
O an içimde bir şey parçalandı.
“Peki o?” dedim, eşimi işaret ederek. “O neden bunu yiyor?”
Annem omuz silkti.
“Doğum yaptı diye prenses mi oldu? Eskiden kadınlar neler çekiyordu…”
O cümle… her şeyi bitirdi.
Eşime baktım. Gözleri doluydu, başı öne eğikti. Bu olanları bana söyleyemeyecek kadar yalnız kalmıştı.
Yavaşça sandalyeyi çektim ve yanına oturdum.
“Elimi neden tutmadın?” diye fısıldadım.
“Sen çok çalışıyorsun… üzmek istemedim…” dedi.
O an anladım.
Sorun sadece annem değildi.
Sorun… benim fark etmememdi.
Ayağa kalktım.
“Topla eşyalarını,” dedim eşime.
Annem hemen atıldı: “Ne yapıyorsun sen?!”
“Doğru olanı,” dedim.
Eşimin eşyalarını topladım, bebeği kucağıma aldım. Kapıya yöneldim.
Annem arkamdan bağırıyordu: “Benim hakkımı yiyorsun! Nankörsün!”
Durmadım.
Kapıyı açtım, sonra son bir kez dönüp baktım.
“Ben sana bakmak istedim,” dedim. “Ama sen bunun kıymetini bilmedin.”
Kapıyı kapattım.
O gün bir şeyi çok net öğrendim:
Bazen en büyük ihanet, yabancılardan değil… en güvendiklerinden gelir.
Ama aynı zamanda…
En doğru karar, geç de olsa, gerçeği gördüğün anda verdiğin karardır.