Gözyaşlarım artık yılların verdiği kuraklığı aşmış, özgürce yanaklarımdan süzülüyordu. "Gözlerimi o soğuk hastane odasında açtığımda," diye devam ettim, sesimdeki tarifsiz acı tüm salona yayılırken. "Bana bebeğimin ölü doğduğunu söylediler. O zalim adam, senin baban olacak o merhametsiz canavar... 'Onu belediyeye verdim defnettiler, yüzünü bile görmene gerek yok, zaten ölü bir et parçasıydı' dedi bana. Bana bir mezar yeri bile göstermedi! Ben yirmi beş yıl boyunca, senin hayalinle, hiç var olmayan bir mezar taşının başında ağıtlar yaktım. Meğer o adam, kendi öz kızını, benim nefesimi çöpe atmış... Hastalıklı öfkesi yüzünden, sırf benden bir parça taşıyorsun diye seni ölüme terk etmiş!"
Aslı'nın gözleri fal taşı gibi açıldı. Yıllardır içinde biriktirdiği, onu içten içe yiyip bitiren o zehirli "terk edilmişlik" duygusunun yerini büyük bir şok ve ardından gelen derin bir aydınlanma aldı.
"Battaniye..." dedi nefes nefese Aslı, sanki ömrünün en zor yapbozunun eksik parçasını bulmuş gibi. "Üzerinde sarı papatyalar vardı, değil mi?"
Kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi atmaya başladı. "Evet," diye hıçkırdım. Gözlerimin önünde o ilmekler belirdi. "Kenarları beyaz el örgüsüydü. Seni kucağıma alacağım gün için kendi ellerimle örmüştüm. Hastaneye kaldırılırken bile sımsıkı tutuyordum onu..."
Aslı daha fazla dayanamadı. Oturduğu yerden fırladı, cam bölmenin yanındaki personel kapısını hızla açarak yanıma geldi. Boyu benden uzundu, güzel bir genç kadın olmuştu ama o an karşımda, annesinin şefkatine muhtaç küçük, yaralı bir kız çocuğu duruyordu.
"Aslı..." dedim, titreyen ellerimi onun ıslak yanaklarına koyarak. Yüzü, tıpkı benim gençliğim gibiydi. Ama emin olmam gerekiyordu, kalbimin bu kadar büyük bir umudu ve heyecanı kaldırıp kaldıramayacağından korkuyordum. "Eğer sen gerçekten benim can parçam isen... Sol köprücük kemiğinin hemen altında, minik, kahverengi, yarım ay şeklinde bir doğum lekesi olmalı. Tıpkı benim boynumdaki gibi..."
Sözlerim üzerine Aslı aceleyle, titreyen parmaklarıyla beyaz banka gömleğinin yakasını hafifçe araladı. Ve orada... Yıllarca kokusunu içime çekmek için can verdiğim, rüyalarımda öpüp kokladığım o küçük, kahverengi yarım ay lekesi tam karşımdaydı.
O an dünya ekseninden çıktı. Bankanın soğuk duvarları, insanların şaşkın fısıltıları, dışarıdan gelen uğultu... Her şey silindi. Dizlerimin üzerine çöktüm, o da benimle birlikte yere yığıldı. Kollarımı boynuna doladığımda, yirmi beş yılın tüm feryadı, tüm yalnızlığı, tüm uykusuz geceleri birbirine karıştı.
"Seni bırakmadım," diye feryat ettim kızımın kokusunu, o hiç bilmediğim ama ruhuma kazınmış evlat kokusunu derin derin içime çekerken. "Beni affet... Seni o soğukta tek başına bıraktığım için, seni o zalimden koruyamadığım için ne olur beni affet!"
Aslı kollarını bana öyle bir sardı ki, sanki koptuğu gün kanayan göbek bağımız yeniden, sımsıkı birleşiyordu. "Anne..." diyebildi sadece. Bu tek kelime, dünyanın en güzel, en şifalı şarkısı gibi doldu kulaklarıma. "Biliyordum... Rüyalarımdaki o şefkatin, beni uzaktan uzağa izleyen o sevgi dolu gözlerin bir yalan olmadığını biliyordum. Sen beni kalbinde hiç bırakmadın."
Banka şubesinin içinden yükselen sessiz hıçkırık sesleri eşliğinde yavaşça ayağa kalktık. Etrafımızdaki insanlar gözyaşları içinde bizi izliyor, bazıları elleriyle yüzlerini kapatarak ağlıyor, bazıları ise sevdiklerine sarılmak için telefonlarına sarılıyordu. O gün o bankaya, emekli maaşımla ay sonunu nasıl getireceğimi düşünerek, yorgun, hayattan beklentisi kalmamış ve yapayalnız bir kadın olarak girmiştim. Ama o kapıdan çıkarken, elleri kızının ellerine sımsıkı kenetlenmiş, hayatın ondan haksızca çaldığı her şeyi tek bir saniyede geri almış, dünyanın en zengin, en yenilmez annesiydim. Kader, yirmi beş yıl süren karanlık bir yalanı, aydınlık bir mucizeyle yenmişti. Ve ben artık biliyordum; bir annenin sevgisi, çöpe atılsa bile çatlayıp filizlenecek bir tohum, yıllar geçse de eninde sonunda yolunu bulacak coşkun bir nehirdi.