
Bu hareket… bu “tek hamle”… içimdeki şüpheyi büyüttü. Düşen bir sandalyeyi bu kadar rahat kaldırmak, üst üste binen duyguların arasında gözümden kaçması gereken bir ayrıntıydı belki. Ama kaçmadı.
“Yardım et,” dedi, sesi yine o tanıdık soğukluğa dönmüştü.
Ayağa kalktım. Ellerim titriyordu. Sandalyeyi tutup ona doğru çevirdim. Ethem, kollarıyla kendini çekip oturdu. Yüzünde hiçbir acı belirtisi yoktu. Ne bir zorlanma, ne bir sızlanma. Sanki bu hareketi günde yüz kere yapıyordu.
Ben de, sanki beynim ikiye bölünmüş gibi, bir yanımla düğün gecemi yaşamaya çalışıyor, diğer yanımla az önce hissettiğim şeyi yakalayıp bırakmıyordum.
“İyi misin?” diye sordum, bu sefer daha net.
“İyiyim,” dedi. “Sen?”
“Ben… bilmiyorum.”
O an, gözlerimiz tekrar kilitlendi. O soğuk duvarın arkasında, kıpırdayan bir şey vardı. Bir korku mu, bir öfke mi, yoksa… yakalanmış olmanın verdiği o çıplak çaresizlik mi? Bir saniyeliğine, Ethem’in mermer yüzü insanlaştı.
“Lale,” dedi, adımı ilk kez bu kadar yumuşak söyledi. “Bunu konuşmak istemiyorum.”
“İstemiyorsun çünkü…” Sözüm yarım kaldı. Çünkü dilim, zihnim kadar hızlı değildi. Çünkü bir gerçeği yüksek sesle söylemek, onu geri dönülmez hale getirirdi.
Ethem, gözlerini yere indirdi. Bu bile tuhaftı. Çünkü düğün boyunca hiçbir şey onu yere baktırmamıştı.
“Çünkü ne?” diye sordu.
Ben nefes aldım. “Çünkü… felç değilsin.”
Odanın içinde bir sessizlik yayıldı. Öyle ağırdı ki, sanki saat tiktakları bile yavaşladı.
Ethem’in yüzü kasıldı. Bir an, bana bağıracağını düşündüm. Ya da beni küçümseyip dalga geçeceğini. Ama yapmadı.
Sadece, yavaşça başını kaldırdı. Gözleri ilk kez gerçekten bana baktı. Soğuk değil… sert değil… yalın.
“Ne gördün?” dedi.
“Görmedim,” dedim. “Hissettim.”
Ethem dudaklarını araladı. Sonra kapadı. Sanki doğru kelimeyi seçmeye çalışıyordu. Sonunda, sandalyesinin koluna parmaklarını bastırdı ve kendini biraz öne itti.
“Bunu kimseye söylemeyeceksin,” dedi.
Bu bir rica değildi. Bir emir gibi de değildi. Daha çok… hayatta kalmak için söylenen bir cümleydi.
“Niye?” dedim. “Niye yalan söylüyorsun? Niye—”
“Çünkü başka şansım yoktu,” dedi sertçe. “Çünkü o kazadan sonra… herkes beni parçalamaya başladı.”
“Kim?”
Gülümsedi. Ama bu gülümseme mutlu değildi. Acıydı. “Ailem. Avukatlar. Basın. ‘Black ailesinin tek varisi, sakat kaldı’ manşetleri… Sonra sırada ne vardı biliyor musun? ‘Vasi atansın.’ ‘Şirket yönetimi devredilsin.’ ‘İmza yetkisi iptal edilsin.’”
Kalbim sıkıştı. “Yani… engelli rolü yaptın… şirketi korumak için mi?”
“İlk başta… evet,” dedi. “Sonra iş büyüdü. İnsanlar engelliliğime alıştı. Beni devre dışı bırakmayı bıraktılar. Çünkü zaten ‘zararsız’ bir adamdım. Herkes beni unuttu. Bu, bana hareket alanı sağladı.”
Bir an durdu. Sesi alçaldı. “Ama bazı insanlar… hâlâ benim düşmemi bekliyor.”
Ağzım kurudu. “Ve ben… bu planın neresindeyim?”
Ethem’in bakışı, bir bıçak gibi keskinleşti. “Sen?”
“Evet.” Sesim yükseldi. “Ben neden buradayım, Ethem? Annem… borçlar… bu evlilik… Bu da mı planının parçası?”
Ethem bir an sustu. Sonra başını iki yana salladı. “Hayır. Sen… benim planım değildin.”
İçimde bir şey koptu. “Ama benim hayatım plan oldu!”
O an, Ethem’in yüzü değişti. Sanki öfkesinin altından bir suçluluk çıktı.
“Senin borçlarını biliyordum,” dedi. “Annen bana geldi. Dedi ki… ‘Kızım seni iyileştirir.’”
Donup kaldım. “Ne?”
Ethem nefesini verdi. “Bunu bir ‘anlaşma’ gibi sundu. Para karşılığı evlilik. Ben de… kabul ettim.”
Sözler, beynime çarpıp yankılandı. Annem… bana gözyaşıyla gelen annem… aslında önce ona gitmişti.
“Yani…” dedim, dudaklarım uyuşmuştu. “Beni satın aldı.”
Ethem hemen konuştu. “Ben seni satın almadım.”
“Öyle mi?” diye fısıldadım. “Benim rızam, borçla sıkıştırılmış bir rızaydı.”
Ethem’in elleri, sandalyesinin kollarına daha sıkı yapıştı. Sonra bir şey yaptı ki, gözlerime inanamadım: Yavaşça, dikkatle… iki ayağını yerden kaldırıp… dizlerini çok hafif hareket ettirdi.
Bu, yürümek değildi. Ama felçli birinin yapamayacağı bir şeydi.
“Bak,” dedi, sesi kırılmış gibiydi. “Ben… eskisi gibi değilim. Tam değilim. Uzun süre tedavi gördüm. Yıllarca… kimseye söylemedim. Çünkü biri öğrenirse… tekrar üstüme çullanırlar.”
Gözlerim doldu. Öfkeden mi, şoktan mı bilmiyorum. “O zaman neden bana söylemedin?”
“Çünkü…” Bir an sustu. Sonra çok alçak bir sesle: “Çünkü sana güvenmek istedim… ama güvenmek, benim için zor.”
O cümlede bir şey vardı. Bir adamın yalnızlığının çıplak hali.
Ben geriye doğru bir adım attım. Başım dönüyordu. Bir yandan onun yalanı, diğer yandan annemin ihaneti, bir yandan da… içimde kıpırdayan o tuhaf merak: Ethem gerçekten iyileşiyor muydu? Yoksa bu daha büyük bir oyunun parçası mıydı?
Telefonum komodinin üstünde titreşti. Ekranda annemin adı: “ANNE”
Ethem de gördü. Bakışları sertleşti. “Açma,” dedi hemen.
“Niye?” dedim. “Ne saklıyorsun?”
Ethem’in sesi bir anda karardı. “Çünkü annen sadece borç meselesi için gelmedi.”
Parmaklarım dondu. “Ne demek istiyorsun?”
Ethem, sanki içine gömülü bir yarayı sökecekmiş gibi, kelimeleri tek tek çıkardı:
“Annen… bu evliliği yaparken bir şart daha koydu. Ve ben… o şartı kabul etmedim.”
Boğazım düğümlendi. “Hangi şart?”
Ethem gözlerini benden kaçırdı. “Bunu öğrenmek istiyorsan… annenin aramasını cevapla. Ama şunu bil: O sana anlattığı kadından daha fazlası. Ve bu gece… sadece benim sırrım açığa çıkmadı.”
Telefon titremeye devam ediyordu.
Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi.
Bir yandan yıllardır annemin kurduğu düzen…
Bir yandan Ethem’in sakladığı gerçek…
Ve ikisinin ortasında, ilk kez “kendi” gibi hissetmeye çalışan ben.
Derin bir nefes aldım.
Parmağımı ekrana koydum.
Aramayı açtım.
“Lale,” dedi annem, sesi her zamanki kadar sakin. “Odaya geçtiğin anda iş tamamlandı mı?”
“Ne işi?” dedim, dudaklarım titreyerek.
Annem bir an sustu. Sonra, sanki çok normal bir şey söylüyormuş gibi konuştu:
“Ethem’in kasasına konan belgeyi aldın mı?
Almadıysan… bu gece çıkman gerekiyor. Çünkü sabaha kalırsan… seni kurtaramam.”
O an anladım.
Bu evlilik borç için değildi sadece.
Ben, annemin oyununda bir gelin değil…
bir anahtartım.
Ethem’in bakışları, karanlığın içinden bana saplandı.
“Şimdi anladın mı?” der gibiydi.
Ve ben, telefon kulağımdayken, ilk kez anneme karşı içimde bir güç buldum.
“Anne,” dedim, sesim beklediğimden daha net çıktı. “Ben kimsenin anahtarı değilim.”
Aramayı kapattım.
Ethem’in yanına döndüm. O an, ikimizin de kaderi aynı odada kilitlenmişti:
Onun sakladığı bedenin gerçeği…
Benim sakladığım cesaretim…
Ve dışarıda bizi bekleyen, sabaha kadar büyüyecek bir fırtına.
“Şimdi ne olacak?” diye sordum.
Ethem, sandalyesinin frenini bıraktı ve ilk kez, yavaşça bana doğru ilerledi.
“Şimdi,” dedi, “ya birlikte susacağız… ya da birlikte savaşacağız.”
Ben gözlerimi kırpmadan ona baktım.
“Susmak,” dedim, “beni bugüne getirdi.”
Sonra, gelinliğimin eteğini toparladım. Kapıya doğru yürüdüm.
Ama çıkmak için değil.
Kapıyı kilitlemek için.
“Öyleyse,” dedim, anahtarı çevirirken. “Savaşalım.”
Ve o gece, düğün gecem… bir masal gibi başlamıştı belki.
Ama ilk kez, benim kararım gibi bitiyordu.
Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız