
— Otur bakalım Münevver Hanım, — dedi Rıfat Bey, sonra Hakan’a dönerek devam etti: — Hakan Bey, sanırım bir yanlış anlaşılma var. Siz bu projeyi kendi sermayeniz ve tapularınızla yürüteceğinizi söylemiştiniz. Ancak avukatlarımın sabah yaptığı inceleme ilginç bir detayı ortaya çıkardı.
Hakan’ın yüzü bir anda kağıt gibi bembeyaz oldu. Alnından terler süzülmeye başladı.
— Ne detayı efendim? Her şey yasal... — diye kekeledi.
Rıfat Bey, masaya kalın bir dosya fırlattı. — Bu proje için teminat gösterdiğiniz Tarabya’daki o köşk ve araziler... Rahmetli kayınpederinizden kalma değil mi? Kayıtlarda bir "şerh" unutulmuş Hakan Bey. O arazi ve üzerindeki tüm mülkiyet hakları, eşiniz Zeynep’e değil, ölene kadar "intifa hakkı" ve "yönetim yetkisiyle" Münevver Hanım’ın üzerine kayıtlı. Yani senin üzerine titrediğin, lüks dediğin o evde senin tek bir çivin bile yok.
Hakan gülmeye çalıştı, ama bu daha çok bir hıçkırığa benziyordu. — Olur mu öyle şey? Zeynep bana vekalet verdi!
Münevver Hanım ilk kez söze girdi. Sesi, dün geceki o titrek kadının sesi değildi; artık bir annenin değil, bir hak sahibinin sesiydi. — Zeynep’in sana verdiği vekaletname, babasının asıl vasiyetnamesinden sonra düzenlendiği için geçersiz Hakan. Avukatlar sabah dilekçeyi verdi. Ayrıca, şirketine aktardığın o "ortak fonlar" var ya... Onların hepsi benim adıma kayıtlı olan aile bankasından usulsüzce çekilmiş. Rıfat Bey’in ekibi sağ olsun, hepsini tek tek çıkardılar.
Rıfat Bey araya girdi, sesi bir infaz hükmü gibiydi: — Hakan Bey, ben hayatım boyunca işlerimi dürüst insanlarla yürüttüm. Dün gece, kapımın önünde yağmurun altında bir anneyi ölüme terk eden bir adamla değil ortaklık yapmak, aynı havayı bile solumam. İmzalar atılmayacak. Aksine, nitelikli dolandırıcılık ve usulsüzlükten hakkınızda suç duyurusu yapıldı bile. Şirketinin hesaplarına az önce bloke konuldu.
Hakan dizlerinin üzerine çöktü. Dün gece Münevver’i ittiği o kaldırımın soğukluğunu şimdi bu lüks toplantı odasında hissediyordu. Gücü, parası ve o "soylu" dediği maskesi saniyeler içinde paramparça olmuştu.
— Anne, yapma... Zeynep’i düşün... — diye yalvarmaya başladı.
Münevver Hanım yavaşça ayağa kalktı. Çantasından bir anahtar çıkardı ve masanın üzerine bıraktı. — Bu anahtar, dün gece yüzüme kapattığın o evin anahtarı Hakan. Zeynep benim kızım, o hep benimle olacak. Ama sen... Sen şimdi o çok sevdiğin "fakirlik ve yaşlılık" kokusunu sokaklarda tadacaksın.
Münevver Hanım ve Rıfat Bey, arkalarına bile bakmadan salondan çıktılar. Binanın dışına çıktıklarında İstanbul yine yağmurluydu. Ama bu sefer yağmur, Münevver’in üzerindeki kirleri değil, ruhundaki o büyük yükü yıkayıp götürüyordu.
Bir hafta sonra, Hakan’ın tüm mal varlığına el konulmuş, hakkında açılan davalar yüzünden kimsenin yüzüne bakamaz hale gelmişti. Tarabya’daki o köşkün bahçesinde şimdi Münevver Hanım, kızı Zeynep ile oturmuş sade kahvesini içiyordu. Zeynep, annesinden binlerce kez özür dilemiş, o kibirli adamın yarattığı korku imparatorluğundan kurtulmanın hafifliğini yaşıyordu.
Münevver Hanım kahvesinden bir yudum aldı, gökyüzüne baktı ve fısıldadı: — Allah’ın adaleti şaşmaz. O, fırtınada bıraktığını, güneşli günde ödüllendirir.
Hakan ise o sırada, bir zamanlar "pis" dediği eski, rutubetli bir pansiyon odasında, elinde kalan son birkaç kuruşla bir sonraki gün ne yiyeceğini düşünüyordu. Kader, dairesini tamamlamıştı. Hikaye gerçek bir olaydan esinlenerek kurgulanarak hazırlanmıştır fotoğraftaki kişilerin gerçek kişilerle alakası yoktur.