O görüntüleri ilk izlediğimde dizlerim çözüldü. Ama aynı zamanda içimdeki korku yerini kararlılığa bıraktı.
Emre gözaltına alındı. Kayınvalidesi de.
Mahkeme süreci aylar sürdü. Bu süre boyunca Elif yoğun bakımda yaşam savaşı verdi. Günlerce hiçbir tepki vermedi. Doktorlar umutlu konuşmuyordu. Ama ben her gün kulağına aynı şeyi fısıldadım: “Dayan kızım. Adalet geliyor.”
Bir sabah parmaklarının hafifçe kıpırdadığını hissettim. Hemşireyi çağırdım. Doktorlar koştu. Elif komadan çıkmaya başlamıştı.
Uzun bir rehabilitasyon süreci başladı. Konuşmayı yeniden öğrenmesi, yürümeyi yeniden denemesi… Bazen umutsuzluğa kapılıyordu. Aynaya bakmak istemiyordu. Ama her seferinde elini tuttum.
Mahkeme günü geldiğinde Elif tekerlekli sandalyedeydi ama bilinci açıktı. Hakimin karşısında Emre’yle göz göze geldiler. Emre başını kaçırdı.
Market kamerası görüntüleri, adli raporlar, doktor ifadeleri… Hepsi tek bir gerçeği gösteriyordu: Bu bir kazaydı değil, bilinçli bir şiddetti.
Hakim kararını açıkladığında salon sessizdi. Emre ağırlaştırılmış hapis cezası aldı. Annesi de suça ortak olmaktan mahkûm edildi.
O an ağlamadım. İçimde bir boşluk vardı ama aynı zamanda bir tamamlanmışlık hissi… Adalet geç gelmişti ama gelmişti.
Aylar sonra Elif ilk kez desteksiz birkaç adım attı. Bahar gelmişti. Hastane bahçesinde güneş yüzüne vuruyordu. Yavaşça bana döndü.
“Anne,” dedi, sesi hâlâ zayıftı ama kararlıydı, “beni attıkları yerden kalktım.”
O cümle her şeyin özeti oldu.
Onlar onu bir otobüs durağında, yağmurun altında ölüme terk etmişti. Ama Elif orada bitmemişti. Ne o gece, ne komada, ne de mahkeme salonunda…
Gerçek adalet sadece mahkeme kararında değil, ayağa kalkabilmekteydi.
Ve kızım yeniden ayağa kalktı.