Arman, bu küçücük hareketin bir anlaşma olduğunu anladı: Lina, hâlâ kaçmaya hazırdı ama ilk kez tamamen kapıyı kapatmıyordu.
“Burada… kaç gündürsünüz?” diye sordu.
Lina omuz silkti. “Bilmiyorum.” Gözleri kısa bir an karanlık bir köşeye kaydı. “Bazen insanlar geliyor. Bazıları… kötü.” Kelimeyi söylemedi; kötü dediğinde ne kastettiği havayı ağırlaştırdı.
Arman’ın midesi buz kesti. Daniel’in arkasında şehir, ışıklarıyla masum görünüyordu; ama burası, şehrin bile bakmaktan kaçındığı bir yara gibiydi.
Arman cebinden telefonunu çıkardı. Lina anında gerildi, Noah’ı kalkan gibi kaldırdı. Arman hemen telefonu aşağı indirdi. “Seni çekmeyeceğim,” dedi. “Sadece… yardım çağıracağım.”
“Polis mi?” Lina’nın sesi bir anda sivrildi. “Hayır!”
Arman durdu. O tek kelime, bir tarih taşıyordu. “Tamam,” dedi sakince. “Polis değil. Doktor.”
Daniel’e döndü. “En yakındaki özel hastane. Şimdi.”
“Efendim, ambulans—”
“Şimdi.”
Daniel bir saniyelik bir tereddütten sonra arabaya koştu, telefonu kulağına götürdü. Arman tekrar Lina’ya döndü. “Seni zorlamayacağım,” dedi. “Ama Noah çok hasta. Onu bir yere götürmemiz gerek. Seninle birlikte.”
Lina, Arman’ın ayakkabılarına baktı. O parlak ayakkabılar bu çamurun içine ait değildi. Arman’a baktı. O adam da bu çamurun içine ait değildi. Ama yine de buradaydı. Bu, Lina’nın bildiği dünyanın kuralını bozuyordu: insanlar ya alır ya gider, arada durup beklemezdi.
“Bizi… neden?” dedi Lina, kelimenin ucunu koparırcasına.
Arman nefes aldı. Uzun zamandır dürüst cümle kurmamıştı. “Çünkü sizi gördüm,” dedi. “Ve görmezden gelirsem… kendimi bir daha aynada göremem.”
Lina bu cevabı tarttı. Sanki bir tartı var da, kelimeleri oraya koyuyor gibi. Sonra kısacık bir baş hareketi yaptı. “Tamam,” dedi. Ama hemen ekledi: “Noah’ı ben taşırım.”
Arman başını eğdi. “Olur.”
Araca doğru yürüdüler. Daniel kapıyı açarken gözleri büyümüştü; bir şey söylemek istedi ama Arman’ın yüzündeki ifadeyi görünce yuttu. Lina arka koltuğa oturdu; Noah’ı kucağından indirmedi, bırakmadı. Arman da karşısına değil, yanına oturdu. Araya mesafe koydu. Lina’nın sınırları, şimdilik tek haritaydı.
Şehir ışıkları camdan akarken, Noah bir anda öksürdü; incecik bir ses, sanki kırılacak cam gibi. Lina panikledi, bebeğin yüzüne eğildi, elini titreyerek Noah’ın göğsüne koydu. Arman istemsizce öne atıldı; Lina gözlerini bıçak gibi kaldırdı. Arman anında durdu. “Sadece… ne yapacağımı söyle,” dedi.
Lina yutkundu. “Isınması lazım,” dedi. “Sürekli titriyor.”
Arman, gömleğinin düğmesini açtı, kravatını gevşetti. “Ceket bende yok,” dedi, “ama… istersen, Noah’ı göğsüme dayayabilirsin. Sen de yanında tutarsın. Ben sadece sıcak olurum. Dokunmam, tutmam.”
Bu teklif, Lina’nın bütün alarmlarını çaldı. Kızın gözleri Arman’ın ellerine gitti, sonra yüzüne. Arman ellerini dizlerinin üstüne koydu, parmaklarını hiç kıpırdatmadı. Bir insanın kendini bu kadar kontrol edebilmesi, Lina’nın alışık olmadığı bir şeydi.
Arabanın lastikleri bir çukura girince Noah irkildi ve ağlamaya çalıştı, ama sesi çıkmadı. Lina’nın gözleri doldu; o gözyaşını ağlamaya dönüştürmeye hakkı yokmuş gibi sıkı sıkı tuttu.
Sonunda Lina, Noah’ı milim milim Arman’a yaklaştırdı. Bir şartla: kendi kolları hâlâ bebeğin etrafındaydı. Noah, Arman’ın göğsüne değdiği an, bir anlık bir sakinlik geldi. Arman nefes alırken bile dikkatliydi; sanki yanlış nefes, bir şeyi kıracakmış gibi.
Hastanenin ışıkları göründüğünde Daniel hızlandı. Acil girişe yanaşır yanaşmaz kapılar açıldı; Arman’ın telefonuyla önceden haber verilmişti. Doktorlar geldi, hemşireler sedye getirdi. Lina birden geri çekildi, Noah’ı daha da sıkı tuttu.
“Hayır,” dedi. “Bunu almayacaksınız.”
Arman çömeldi, göz hizasına indi. “Lina,” dedi, “Noah’ı iyileştirmek için almaları gerekiyor. Ama sen de geleceksin. Yanında olacaksın. İstersen elini bile bırakmayacaklar—senin iznin olmadan.”
Doktorlardan biri, orta yaşlı, yumuşak sesli bir kadın, bir adım geri durdu. “Küçüğüm,” dedi, “seninle konuşmadan hiçbir şey yapmayacağız. Söz.”
Lina, o “söz” kelimesini öyle bir dinledi ki… sanki ilk kez duyuyordu. Sonunda sedyeye izin verdi ama elini Noah’ın bezinden çekmedi. Sedyeyle birlikte koşar adım içeri girdiler; koridorlar beyazdı, temizdi, fazla parlaktı. Lina gözlerini kısıp bakıyordu; bu kadar ışık, bu kadar düzen, onun dünyasında tehlike demekti.
Muayene odasında doktorlar Noah’ı kontrol ederken Lina titriyordu. Arman kapının yanında durdu; görünür, ama müdahalesiz. Lina bir ara başını kaldırıp ona baktı; sanki “gitme” demek istiyor ama diline yakıştıramıyordu.
Doktor, Arman’a doğru döndü. “Bebek ciddi derecede susuz ve enfeksiyon belirtileri var. Müdahale etmezsek…” cümleyi tamamlamadı.
Arman’ın yüzü sertleşti. “Ne gerekiyorsa yapın,” dedi.
Doktor bir an durdu. “Velisi misiniz?”
Arman, hayatında ilk kez bir unvanın cevabını bilmiyordu. CEO, başkan, yatırımcı… hepsinin cevabı vardı. Ama “veli” kelimesi, bir boşluğa çarpıp yankılandı. Lina’ya baktı. Kız, Noah’ın yanından ayrılmıyor, ama gözleri Arman’ın ağzına takılmıştı.
Arman yavaşça konuştu. “Henüz değil,” dedi. “Ama… bugün buradayım. Ve gitmiyorum.”
Doktor başını salladı. “O halde prosedürü hızlandırmak için sosyal hizmeti çağırmamız gerekecek. Bu uzun bir süreç olabilir.”
Arman’ın içinden bir şey “uzun” kelimesine güldü. On yıl boyunca sabırla bir imparatorluk kurmuştu; ilk kez sabrını bir insan için kullanacaktı. “Çağırın,” dedi.
Saatler geçti. Noah serum aldı, nefesi düzeldi, ateşi düşmeye başladı. Lina, hastane koltuğunda uyuyakaldı; ama eli hâlâ Noah’ın örtüsüne kıstırılmıştı. Arman, Lina’nın üzerine ince bir battaniye örttü; bu kez kimse ısırmadı, kimse bağırmadı. Lina sadece uykusunda bile kardeşini korumaya devam etti.
Sabaha karşı, Arman koridorda camdan şehre baktı. Şehir yine aynıydı: ışıklar, kuleler, reklam panoları. Ama Arman’ın içinde bir şey değişmişti. Yıllardır kaçtığı boşluk, bir odanın sessizliğinde değil; bir bebeğin zayıf nefesinde ve bir kız çocuğunun “söz”e tutunuşunda somutlaşmıştı.
Sosyal hizmet görevlisi geldiğinde Arman hazırdı. Kimlikler, sorular, protokoller… Hepsini yanıtladı. Ama en zor soru, Lina’nın ağzından geldi.
“Bizi… geri götürürler mi?” diye sordu.
Arman diz çöktü. Bu sefer çamur yoktu, ama ağırlık aynıydı. “Hayır,” dedi net bir şekilde. “Bir daha o yere dönmeyeceksiniz.”
Lina, hemen inanmadı. Çünkü Lina’nın dünyasında sözler, genelde bir kez söylenip unutulurdu. Arman bunu biliyordu. Bu yüzden ikinci bir şey yaptı: cümleyi duyguyla değil, kararla mühürledi.
“Bugün,” dedi, “benim imparatorluğumun anlamı değişti. Eğer sizi korumazsam, o imparatorluğun hiçbir değeri yok. Ve ben… ilk kez gerçekten değerli bir şey buldum.”
Lina’nın gözleri doldu. Bu kez tutmadı. Bir damla yanağından süzüldü; utançla değil, yorgunlukla.
Noah o sırada hafifçe kıpırdandı, minik bir nefes aldı. Lina, kardeşinin alnına dokundu ve ilk kez gözlerindeki sert hesap, bir saniyeliğine dağıldı.
Arman, o an anladı: Kader ona meydan okumuyordu artık. Kader, ona bir sorumluluk vermişti.
Ve Arman, yıllardır ilk kez, kazanmak için değil… birini kaybetmemek için savaşacaktı.
Hastanenin penceresinden içeri sabah ışığı girdi. Lina, Arman’a baktı; hâlâ temkinli, hâlâ tetikte. Ama bu kez gözlerinin içinde küçücük bir boşluk kapanıyordu.
“Tamam,” dedi fısıltıyla. “Ama… Noah hep benimle.”
Arman başını salladı, gözleri dolmadan. “Elbette,” dedi. “Ve ben de sizinle.”
O anda, Arman’ın malikânesindeki hiç kullanılmamış çocuk odası artık bir hayalet değildi.
Bir başlangıçtı.