Büyükannemin cenazesinden sonra, geriye kalan son eşyalarını toplamak için çocukluğumun geçtiği o eve döndüm. Ev satılsın diye beni sıkıştıran kocam Emre, “Paraya ihtiyacımız var, hatıralara değil,” diye kestirip atıyordu. Oysa verandaya sinmiş lavanta sabunu ve ıhlamur kokusu, sanki büyükannem hâlâ mutfakta bir şeyler kaynatıyormuş gibi boğazımı düğümlüyordu. Üç gün önce son nefesini verdiği yatağın kenarına oturduğumda, yaylar bile ağırlığıma inlerken yas tutuyor gibiydi.
Tam çıkacakken komşumuz Sevim Hanım beni kapıda yakaladı. Etrafına tedirgin bakıp avucuma eski tip bir anahtar bıraktı: tavan arasının anahtarı. “Keşke kocanızın burada ne yaptığını bilseydiniz… büyükanneniz hayattayken,” diye fısıldadı. Anahtarın soğuk metalini sıkarken bir an içime bir şey çöktü. Emre’ye bensiz dönmesini söyledim. O homurdanarak çıktı; kapının kapanma sesi evin içinde yankılandı, sanki bir uyarı gibiydi.
Merdivenlere yöneldim. Ahşap basamaklar her adımda uzun bir iç çekiş gibi gıcırdıyordu. Tavan arasının kapısı, yıllardır açılmamış gibi sıkışmıştı. Anahtarı çevirdiğimde kilit “tak” diye açıldı; kapıyı itince içeriden tozlu, kuru bir hava yüzüme vurdu. İçeri adım atar atmaz, küçüklüğümde büyükannemin “burası kimseye ait değil, burası sırların yeri,” dediği o tonda bir şey duyar gibi oldum.
Güneş, çatı arasındaki küçük pencereden eğik bir çizgi halinde içeri sızıyordu. Işık, havada uçuşan tozları altın taneleri gibi parlatıyordu. Etrafta eski sandıklar, üst üste yığılmış koliler, kırık bir sallanan sandalye ve üzeri örtülü bir ayna vardı. En köşede, diğerlerinden farklı duran küçük bir ahşap kasayı gördüm: kilitliydi ve üstünde büyükannemin el yazısıyla yazılmış bir etiket vardı.
“Merve’ye.”
Elim titredi. Kasayı dizlerimin üzerine çektim. Sevim Hanım’ın verdiği anahtar, sanki tam da bu kilide aitmiş gibi yerine oturdu. Kilit açıldığında içimde bir şey daha açıldı; bilinmez bir korku mu, yoksa yıllardır adını koyamadığım bir şüphe mi… Kasayı kaldırıp kapağını araladım.
İçeride üç şey vardı: eski bir defter, küçük bir kesekağıdına sarılmış bir anahtar daha ve kalın bir zarf.
Zarfın üzerinde de aynı yazı: “Merve, önce bunu oku. Sonra karar ver.”
Nefesimi tuttum. Zarfı açtım. Büyükannemin kağıda sinmiş hafif lavanta kokusu burnuma geldi, gözlerim yandı. Yazısı titrek ama netti:
“Canım torunum,
Bu satırları okuduğunda artık yanında olmayacağımı biliyorum. Ama bilmediğin bir şeyi bilmeni istiyorum. Emre bu eve senden önce de geldi. Hem de defalarca. Ben yaşarken, sen yokken… Gerekçesi hep aynıydı: ‘Merve’ye sürpriz hazırlıyorum’ derdi. Fakat sürpriz dediği şeyler, kilitli çekmecelerimi karıştırmak, bazı evrakları sormak, bazı anahtarları aramak oldu. İçim ısınmadı. Komşun Sevim’e anahtarı o yüzden verdim. Çünkü bir gün, beni dinlemeyecek olursan bile, anahtar seni dinlesin istedim.”
Yutkundum. Kağıt ağırlaştı. Devamını okurken kelimeler sanki odanın duvarlarına çarpıp geri dönüyordu:
“Bu evin altında, dedenden kalan bir emanet var. Para değil sadece… bizim soyumuzun hakkı olan bir güvence. Onu saklamamın nedeni açgözlülük değil, güvenlikti. Çünkü bazı insanlar bu emaneti öğrenirse, senin canın bile tehlikeye girebilir. Emre’nin soruları beni korkuttu. Sana güveniyorum. Ama ona… bilmiyorum.”
Zarfın içinde ikinci bir kâğıt daha vardı. Üzerinde bir adres: ilçenin eski bankasının kasası. Altına da bir not: “Şifre: Doğduğun gün.”
Bir anda, tavan arasının soğuğu omuzlarıma çöktü devamı icin sonrki syfaya gecinz...