Ve o gün geldi. Aylar sonra, yazın en sıcak günlerinden birinde, gecekondunun bulunduğu çamurlu sokağa üç adet son model, siyah, lüks araç giriş yaptı. Mahalleli şaşkınlıkla camlara dökülmüştü. Araçlardan inenler Tarık, Hakan ve Sinan'dı. Yüzleri kireç gibi bembeyazdı, gözlerinde o eski kibirden eser yoktu. Şirket iflasın eşiğine gelmiş, tüm varlıklarına ve hatta oturdukları villalara Anka Yatırım tarafından haciz konulmuştu. Anka Yatırım'ın sahibinin bu gecekonduda olduğunu öğrenmişlerdi. Belki de babalarının, bu gizemli milyarderle eski bir dostluğu vardı ve son bir umutla yardım dilenmeye, babalarını aracı yapmaya gelmişlerdi.
Tarık, gecekondunun paslı demir kapısına çaresizce vurdu. "Baba! Baba aç kapıyı, biliyoruz içeridesin!" diye bağırdı. Sesi titriyordu.
Kapı gıcırtıyla aralandı. Ancak karşılarında soğuktan titreyen, çaresiz, ezik bir yaşlı adam yoktu.
Kapıyı açan kişi, üzerindeki jilet gibi özel dikim takımı, keskin bakışları ve kendinden emin duruşuyla Cihan'dı. Oğullarım, kapıdan kovdukları adamı karşılarında gördüğünde adeta donakaldılar. Hakan kekeleyerek, "Sen... Senin ne işin var burada? Babam nerede? Anka Yatırım'ın sahibiyle görüşmemiz lazım!" dedi.
Cihan, yüzünde acımasız ama haklı bir tebessümle onlara baktı. "Anka Yatırım'ın CEO'su olarak karşınızdayım," dedi sakin ve soğuk bir sesle. "Fakat gerçek patron içeride."
Oğullarımın gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Cihan bir adım geri çekilip kapıyı sonuna kadar açtı. Gecekondunun içi artık o soğuk ve dökük yer değildi; tamamen restore edilmiş, son teknolojiyle donatılmış şık bir komuta merkezine dönüştürülmüştü. Ve ben, Kemal, o büyük maun masanın ardında oturuyordum. Üzerimde yıllar önceki gibi sarsılmaz, kararlı bir duruş vardı.
"Hoş geldiniz," dedim bütün odayı dolduran bir otoriteyle.
Üçü birden dona kaldı. Dizlerinin bağı çözülmüştü sanki. Tarık, "Baba... Bütün bunları sen mi planladın? Şirketler, iflas, Anka Yatırım..." Yutkunmakta zorlanıyordu.
Ayağa kalktım, onlara doğru yavaşça yürüdüm. "Bana o kış gecesi, 'Artık başının çaresine bak' demiştiniz. Ben de tam olarak bunu yaptım."
"Ama baba, biz senin kanınız!" diye ağlamaklı bir ses çıkardı Hakan. "Bizi sokakta mı bırakacaksın? Lüks arabalarımız bile hacizli. Evlerimize el kondu!"
"Ben size her şeyimi verdim," dedim sert bir ifadeyle. "Fabrikaları, evleri, milyonları... Ama size insanlığı ve emeğin değerini verememişim. Hazıra dağ dayanmaz derlerdi, siz o dağı kibrinizle erittiniz. Ben sizden hiçbir şey çalmadım. Siz kendi açgözlülüğünüzle o imparatorluğu yıktınız, ben ise onu enkazından geri aldım. Bir babanın mirası para değil, karakterdir. Siz parayı seçtiniz ve karakterinizi o soğuk kış gecesi bu kapının önüne bıraktınız."
Cihan, çaresizlikten ağlayan üç kardeşin önüne birer dosya uzattı. "İçinde holdingin en alt kademesinde, depoda işçi olarak başlayabileceğiniz sözleşmeler var," dedi Cihan. "Asgari ücretle. Eğer isterseniz, bu gecekondunun yanındaki boş arsadaki barakalarda da kalabilirsiniz."
Bir zamanlar gökdelenlerden şehre bakan o kibirli gözler, şimdi çamurlu bir gecekondunun eşiğinde, enkaz halindeydi. Arkamı dönüp masama doğru ilerlerken son sözümü söyledim:
"Kapıyı çıkarken örtün Cihan. Onlar için kış, henüz yeni başlıyor."
Kapı üzerlerine sertçe kapandığında; gerçek zenginliğin banka hesaplarında değil, yürekteki merhamette saklı olduğu gerçeği, üç kibirli adamın yüzüne en acı ders olarak çarpmıştı.