Yavaşça Leyla'nın yanına diz çöktüm. Ona kızmadım, nutuk çekmedim. Sadece kollarımı açtım ve o küçük, yorgun bedeni sımsıkı göğsüme bastırdım. Leyla, annesini kaybetme korkusu ve babasını kurtarma çabasıyla yıllardır tuttuğu tüm gözyaşlarını omuzuma bırakarak sarsıla sarsıla ağladı.
"Tamam," diye fısıldadım saçlarını okşarken. "Geçti tatlım. Artık yalnız değilsiniz. Buna izin vermeyeceğim."
Hemen eşimi arayıp durumu kısaca, sesimi titretmeden anlatmaya çalıştım. Eşim eve gelir gelmez Leyla'nın telefonundan babasını aradık. Adam telefonu açtığında sesi perişan haldeydi; intihar planı yarım kalmış, üstüne kızının kaybolduğunu sanıp sokak sokak onu arayarak aklını yitirme noktasına gelmişti. Ona kızının güvende olduğunu söyleyip evimizin adresini verdik.
Yarım saat sonra kapı çaldığında, karşımızda hayatın tüm yükünü omuzlarında taşıyan, gözleri kan çanağına dönmüş, çökmüş bir adam vardı. Leyla koşarak babasının boynuna sarıldı. Adam, kızını koklarken benim mutfak tezgahında duran o buruşuk veda mektubunu gördü. Yüzü utançla, çaresizlikle yere eğildi. Eşim adamın omuzuna dokunup onu içeri, salona davet etti.
O gece, ocağa yeniden büyük bir tencere çorba koydum. Eşim, Leyla'nın babasıyla salonda uzun uzun, bir kardeş gibi konuştu. Zengin insanlar değildik ama çevremiz vardı. Bir avukat tanıdığımız ve hastanede çalışan sosyal hizmet uzmanı dostlarımızdan yardım isteyebilirdik. Ertesi gün aynen öyle yaptık. Leyla'nın annesinin tedavisi için sosyal yardımlaşma fonlarına hızla başvuru yaptık, babasına ise eşimin çalıştığı şirketin deposunda, sigortalı yeni bir iş ayarladık. O tefeci belasından kurtulmaları için de hukuki bir süreç başlattık.
İnsanlar yoksulluğun sadece midenin boş kalması olduğunu sanır. Oysa gerçek yoksulluk; on üç yaşındaki bir çocuğun, babası yaşasın diye kendi sırt çantasına bir ölüm aleti saklamak zorunda kalmasıdır. Ama o gün o büyük çöküşün içinde bir şey daha öğrendim: Bazen bir çocuğun evinize taşıdığı o devasa umutsuzluk, eğer kapınızı ve kalbinizi kapatmazsanız, iki aileyi uçurumun kenarından çekip alacak bir sevgi köprüsüne dönüşebilir.
Artık akşam yemeklerimizde masamızda sadece beş değil, çoğunlukla yedi sandalyemiz var. Leyla gülümsüyor, annesi yavaş yavaş iyileşiyor. Ve hiçbirimiz bir daha asla o karanlıkta yalnız yürümeyeceğiz.