Defterin kapağını titreyen ellerimle açtım. İlk sayfada babamın o karakteristik, eğik el yazısıyla şu not düşülmüştü: “Oğlum Aras’a… Hayatın anlamı büyük keşiflerde değil, bir çocuğun gülümsemesindeki o sonsuz andadır. Eğer bir gün yolunu kaybedersen, bu defter sana nerede olduğunu değil, kim olduğunu hatırlatacak.”
Gözyaşlarım sayfaların üzerine damlarken, yaşlı adam ayağa kalktı. Pencerenin önüne gidip dışarıdaki yağmura baktı. “Yıllardır bu defteri sana ulaştırmak için doğru zamanı bekledim. Senin olgunlaşmanı, hayatın sillesini yemeni ama yıkılmamanı… Aradığın kişi benim derken, aslında senin geçmişinle geleceğin arasındaki o kayıp köprüydüm.”
“Siz kimsiniz peki?” diye sordum tekrar. “Onun arkadaşı mı?”
Adam kapıya doğru yöneldi, elini omzuma koydu. Teması o kadar gerçek, o kadar güven vericiydi ki… “Ben sadece bir hatırlatıcıyım. Babanın vasiyetini yerine getiren, zamanın tozlu raflarında unutulmuş bir dost. Şimdi bu defteri oku Aras. O boşluk dolmayacak belki ama o boşluğun içini çiçeklerle doldurmayı öğreneceksin.”
Kapıyı açtı ve gecenin karanlığına, yağmurun sessizliğine karışmadan önce son kez döndü: “Unutma, bazen aradığımız şey bir insan değil, kendi içimizde kaybettiğimiz o ışığın adresidir.”
Kapı kapandı. Ev yine sessizliğe büründü ama bu sefer o sessizlik huzur doluydu. Masanın üzerindeki deftere baktım. Artık yalnız değildim. Yıllardır aradığım o kişi, aslında bana kendimi getiren bir elçiydi. Lambayı yaktım, derin bir nefes aldım ve babamın kelimeleriyle dolu olan o ilk sayfayı okumaya başladım.
Hayat, o gece benim için yeniden başlıyordu. Kaçtığım tüm soruların cevapları, sararmış kağıtların arasındaki o samimi cümlelerde gizliydi. Aradığım şeyi bulmuştum: Kaybolan geçmişimi değil, o geçmişin bana kattığı o güçlü, sevgi dolu adamı.