
“Bir Dilim Ekmek İçin Utanarak Kapı Çaldığım Komşumun Evinden Terslenerek Yollandım”
Ama birkaç gün sonra bundan pişman olarak evime geleceğini hiç tahmin etmemiştim
O kapıyı çalmadan önce avuçlarım terlemişti. Utancın soğukluğu omurgamdan aşağı inerken, karnımın içi açlıktan değil, gururumun paramparça olmasından burkuluyordu. Bir dilim ekmek… Hayatımın bu noktasında isteyebildiğim tek şey buydu. Çocuğumun sabah ağlamasına, tenceremin dibinde yankılanan boşluğa, sobanın sönmüş külüne çare olabilecek kadar küçük ama benim için bir dağ kadar büyüktü.
Kapıyı çaldım. Bir kere. Sonra bir kere daha. İçeriden ayak sesleri geldi. Kapı aralandı, komşumun yüzü göründü. Adını söylemek istemiyorum; çünkü o gün söylediği sözler, adından daha ağır bir iz bıraktı bende.
“Buyur?” dedi. Sesi soğuktu.
“Şey… Affedersiniz,” dedim. “Çok utanıyorum ama… Bir dilim ekmek alabilir miyim? Çocuğum—”
Sözümü kesti. Gözleri ayakkabılarıma kaydı, sonra yüzüme. Bakışında merhamet yoktu. Sanki benden yayılan yoksulluk, evinin eşiğini kirletecekmiş gibi.
“Herkesin derdi var,” dedi. “Ben de çalışıyorum. Kapı kapı dolaşıp dilenmenin anlamı yok. Git belediyeye.”
Kapıyı kapattı. Çat diye. O ses hâlâ kulağımda. O an içimde bir şey kırıldı ama düşmedim. Düşmeyi eve sakladım. Merdivenlerden inerken dizlerim titriyordu. Sokağa çıktığımda yağmur başlamıştı. Yağmurun altında yürürken ağlamadım. Ağlamak lüks sayılırdı.
Eve döndüm. Odamız küçüktü; duvarlar nemli, pencere rüzgâr alıyordu. Çocuğum bana baktı. Gözlerinde açlık vardı ama suçlama yoktu. Bu, insanın kalbini en çok acıtan şeydi. Bir tas su kaynattım, içine biraz tuz attım. “Çorba,” dedim. Gülümsedim. O gülümsedi. İnsan bazen yalanla hayatta kalır.
O geceden sonra günler birbirine karıştı. Temizliğe gittiğim evlerden biri işimi kesti. “Artık gelme,” dediler. Nedenini sormadım. Sorular da lüks sayılırdı. Pazarda akşamüstü kalan çürükleri topladım. Bazen komşuların çöplerinden ekmek kırıntıları çıktı. Her bulduğum parça, bir zafer gibiydi.
Ama o kapının sesi içimde çınlamaya devam etti. Terslenmenin verdiği utanç, açlıktan daha yakıcıydı. Yine de kimseye kin beslemedim. Çünkü kin, insanı doyurmuyordu.
Üçüncü günün akşamıydı. Hava erken kararmıştı. Sobaya koyacak odunum yoktu. Çocuğum erkenden uyudu; uykusu hafifti, aç uyuyanların uykusu gibi. Ben pencerenin önünde oturmuş, karanlığa bakıyordum. Kapı çalındı.
Bir an yerimden sıçradım. Kalbim hızlı hızlı attı. Kim olabilirdi? Kimseye borcum yoktu, kimseyi de beklemiyordum. Kapıya yaklaştım. Yine o iki vuruş. Tanıdık bir ritim gibi geldi.
Kapıyı açtım.
Karşımda oydu. O komşu. Elinde bir torba vardı devamı sonrki syfda...