Bir benzin istasyonunda serserinin biri, yaşlı bir adamdan para istedi. Adam reddedince onu korkutmak için yüzüne sıcak kahve fırlattı. Ama o gece hesaba katmadığı bir şey vardı: karşısındaki adam, dışarıdan göründüğü kadar sıradan biri değildi. Birkaç saniye sonra yaşanacaklar, o ıssız benzin istasyonundaki herkesin hayatına kazınacaktı.
Gece yarısını çoktan geçmişti. Benzin istasyonu neredeyse tamamen boştu. Tentenin altındaki floresan lambalar hafif hafif vızıldıyor, kırmızı beyaz tabelanın ışığı yeni yağmur yemiş asfaltın üzerinde dalgalı yansımalar bırakıyordu. Küçük marketin camlarında geceye ait o tanıdık durgunluk vardı. İçeride, kasanın arkasında oturan genç kasiyer uykuyla mücadele ediyor, başı ara sıra öne düşüyor, sonra irkilip yeniden doğruluyordu. İstasyonda çalışan gece insanlarının bildiği o ağır, sessiz saatlerden biriydi bu.
Pompalardan birinin yanında eski model, açık renkli bir kamyonet durmuştu. Direksiyon başında uzun yolun tozunu yemiş gibi görünen yaşlı bir adam vardı. Depoyu doldurduktan sonra marketten kendine karton bardakta sıcak kahve almış, ağır adımlarla aracına dönüyordu. Yetmişini geçmiş gibiydi. Üzerinde yıpranmış bir deri ceket, koyu renk bir kasket ve eski kot pantolon vardı. Omuzları hafif çökmüştü ama yürüyüşünde tuhaf bir denge, neredeyse ölçülü bir sakinlik hissediliyordu. Sanki hayat ona çok şey göstermiş, o da artık hiçbir şeye boş yere tepki vermemeyi öğrenmişti.
Ne var ki onu izleyen biri vardı.
Marketin yan tarafındaki karanlık köşeden uzun boylu, kaslı bir genç çıktı. Kolları ve boynu dövmelerle kaplıydı. Kısa saçları, sert çenesi ve küstah yürüyüşüyle geceyi kendi sahası sanan tiplerden birine benziyordu. Yaşlı adamı baştan aşağı süzdü, ardından eski kamyonete baktı. Gözlerinde küçümseyici bir parıltı oluştu. Kolay hedef bulduğunu düşünmüştü.
Doğrudan adamın önüne geçti. “Hey ihtiyar,” dedi, ağzının kenarında iğrenç bir sırıtışla. “Cebinde biraz para vardır. Çıkar da işimiz uzamasın.”
Yaşlı adam durdu. Gözlerini kaldırıp gence baktı. O bakışta korku yoktu, meydan okuma da yoktu. Sadece ölçen, tartan, sessiz bir dikkat vardı. “Yok,” dedi sakin bir sesle. “Param yok.”
Genç adam biraz daha yaklaştı. “Yalan söyleme. Şimdi üstünü ararsam mahcup olursun.” Yüzünü yaşlı adama iyice yaklaştırdı. “Ben sabırlı biri değilim.”
Yaşlı adam bardağını biraz daha sıkı tuttu. Sonra çok hafif yana kayıp kamyonetine doğru yürümeye devam etmek istedi. Fakat genç adam tekrar önünü kesti. Bu kez omzuyla sertçe yolunu kapattı. “Benimle konuşurken sırtını dönmezsin. Parayı ver dedim.”
Yaşlı adam başını kaldırdı. “Vermezsem ne olacak?” diye sordu.
Bu söz, yumruktan daha ağır geldi gence. Çünkü alışık olduğu şey korkuydu. İnsanların geri çekilmesine, ellerinin titremesine, gözlerini kaçırmasına alışmıştı. Karşısında ise sakinliğini bozmayan, sesi bile yükselmeyen biri vardı. Öfkesi kabardı. Bir anda yaşlı adamın elindeki karton bardağı kaptı ve hiç düşünmeden yüzüne doğru savurdu. Sıcak kahve yaşlı adamın alnına, yanağına, boynuna yayıldı. Birkaç damla deri ceketin üzerine düştü. Kapak yere fırlayıp benzin pompasının dibinde döndü.
Genç adam kahkaha attı. “Şimdi oldu işte,” dedi. “Artık anladın kim olduğumu.”
Kasiyer camın arkasından irkilerek doğrulmuştu. Ne yapacağını bilemiyor, telefonla güvenliği mi arasam diye kararsız şekilde bakıyordu. Ama dışarıda olanlar birkaç saniye içinde öyle hızlı gelişti ki hiçbir şeye fırsat kalmadı.
Yaşlı adam bir adım bile geri gitmedi. Elini kaldırdı, yüzündeki kahveyi yavaşça sildi. Parmaklarının arasından kahve damlaları toprağa düştü. Sonra avucuna bulaşan sıcaklığı bir an hisseder gibi baktı. Ardından gözlerini tekrar gence çevirdi.
İşte o anda bir şey değişti.
Az önce yorgun görünen o yaşlı adam gitmişti sanki. Omuzları dikleşmişti. Bakışları berraklaşmış, yüzüne garip bir sertlik yerleşmişti. Yaşlıydı evet, ama güçsüz değildi. Hatta daha da önemlisi, panikleyen biri hiç değildi devamı icin sonrki syfaya gecinz...